Hadis

"Sahih Hadis Benim Mezhebimdir" Sözü

Büyük İmamlarımızın “Hadis sahihse benim mezhebim odur. Hadisi alın benim sözümü duvara çarpın” sözüne muhatap olanlar kim?

Bu konuda Allame Muhammed Avvame-Allah ömrünü uzun etsin- Kitabında kaydetttiklerini aktaralım:

İkinci sebebe geçmeden önce, pek çok kişinin zihinlerini işgal eden iki şüpheye temas etmemiz gerekir. Bunlar:

“Sahih hadis varsa benim mezhebim odur” sözü ile “Amel edebilmek için hadisin sahih olması kafidir. “ görüşüdür.

Birinci şüpheyi şöyle serdediyorlar. Diyorlar ki: “İmam Şafii(150-204) “Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.” Demiştir. İşte-meselâ-Sahihayndaki hadisler sahihtir ve onlarla amel ettiğimiz zaman, sabit bir sünnet ile Müslümanların muteber bir imamının mezhebi ile amel etmiş oluruz. Eş-Şafii’nin mezhebinin, sadece mezheb kitablarında kendisinden rivayet edilenlerden ibaret olduğunu söylemek ilim mantığına yakışmaz.

İkinci Şüpheyi de şu şekilde açıklayabiliriz: “Allah bize, Peygamberne(sas) uymak suretiyle kulluk etmemizi emretmiştir. Rasulullah’ın sahih bir hadisi varsa, onunla amel etmek veRasulullah’a uymak için, bu yeterlidir. Dha önce zikredşldiği üzere eş-Şafii(150-204)’nin el-Humeydi(v.219)’ye “Sen beni, belimde zünnarla kilseden çıkarken mi gördün…” dediği gibi, bir Müslümanın Rasulullah’tan sahih olarak sabit olan bir hadisle amel etmekten geri durması caiz değildir.

Allah kimsenin; ilimdeki derecesi nekadar büyük olursa olsun, masum olmadığı müddetçe; kimseye tabi olmasını emretmemiştir.”

Birinci şüpheye cevap olarak deriz ki: “Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.”sözünün İmam Şafii(150-204) ve başka imamlar da söylemiştir ve hatta bu, la ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah” sözünün ne demek olduğunu idrak eden her Müslümanın lisan-ı hali ile söylediği bir sözüdür.

Şu kadar varki, o imamların bu sözle kast ettikleri “Hadis amel edilmeğe elverişli olursa, benim mezhebim odur.” Demektir. Bunun açıklamasını Hanefi, Şafii ve Maliki mezhebine mensub imamlara bırakıyorum.Onlar, kastedilenin bu olduğunu ve kimin bu şekilde amele ehil olduğunu açıklamışlardır.

Hanifilere gelince: el-Kemal b. Humam(v.861)’ın şeyhi Allame İbnu’ş-Şıhneti’-Kebir el-Halebi el-Hanefi, “el-Hidaye” üzerine yaptığı şerhin baş taraflarında şöyle demektedir: “Sahih bir hadis mevcud olur da, mezhebin görüşüne aykırı olursa, hadisle amel edilir ve mezheb bu olur; hadisle amel etmesi, Hanefi mezhebine uymuş olan bir kimseyi Hanefi olmaktan çıkarmaz. İmam Ebu Hanife(70-150)’nin “Sahih hadis varsa, benim mezhebim odur.”dediği doğrudur ve bunu İbni Abdilberr 8368-463) Ebu Hanife’den ve başka imamlardan nakletmiştir.”İbnu’ş-Şıhne’nin sözü bitti.

Onun bu sözünün, İbn Abidin(v.1252),Haşiyesinin baş tarafında(I,68) nakletmiş ve şu notu eklemiştir: İmam Şarani(897-973)de bu sözü, dört mezheb imamaından nakletmiştir. Bunun; nassları meuhkemini mensuhunu incelemeğe ehil olan kimselere mahsus olduğu aşikardır. Mezheb uleması delili inceler de onunla amel ederlerse, bunun mezhebe izafesi doğru olur, çünkü mezheb sahibi buna izin vermiştir. Şüphe yok ki, şayet mezheb imamı, delilinin zayıf olduğunu bilseydi onu terk eder ve daha kuvvetli olan (bu) delile tabi olurdu.”

İbni abidin (1252),matbu olan Mecmeatu’r-Resail’indeki “Şerhu Resmi’l-Müfti”adlı risalesinin 24. Sayfasında da bu söze temas etmiş ve İbnu’ş-Şıhne’nin sözünü naklederrek, bunun daha önce Haşiye’sininden naklettiğimiz üzre, bir şarta bağlı olduğunu söylemiş, sonra diğer bir şart daha ilave ederek şöyle demiştir: “Yine derim ki, bunun mezhepteki bir görüşe uygun olması şartının konması da gerekir.Çünkü İmamlarımızın üzerinde ittifak ettikleri delili bırakıp da, onalrın terkettiği bir delili alarak ictahad etmeğe izin verilmemiştir. Çünkü İmamların içtihadı, o kimsenin içtihadından daha kuvvetli bir delil görmüşler ve bu delille amel etmemişlerdir.

Dikkatleri iki noktaya çekmek isterim:

Birincisi: kötü niyetli bazı kimseler İbnu’ş-Şıhne’nin bu sözünün “Haşiyetu İbni Abidin”den nakletmiş ve ibn Abidin’in buna cevap verdiğini, bunun mezheb imamlarının ve özellikle-mezhebin muhakkik ulemasının sonuncularından olan-İbn Abidin’in görüşü olduğu zannını uyandırarak insanları kandırmağa çalışlardır.

Nitekim aynı şekilde eş-Şarani’nin el-Mizanu’l-Kubra’sında naklettikleri ibarelerde de böyle yapmışlardır ve onun sözünün arkasına saklanarak insanlara eş-Şa’rani alim, sufi, muteber bir kimsedir, sözü dört mensublarınca makbuldür”demişlerdir. Hakikaten de öyledir. Lakin onların bu sözleri doğru olsa da niyetleri bozuktur, doğru söze batıl bir kisve giydirmeğe çalışmışlardır.

İkincisi: İbn Âbidin’in İbnu’ş-Şıhne’nin sözüyle ilgili olarak söylediği “Bunun, nassları, muhkem ve mensûhunu incelemeğe ehil olan kimseye mahsûs olduğu aşikârdır (lâ yahfâ enne…)” sözü çok mühimdir. Çünkü “lâ yahfâ” demek, bizim bugün, konuşmalarımıza “bedîhi” dememiz gibidir. O bu şartı, bedihî ve doğruluğu herkesçe kabul edilen, kabul etmekte tereddüd veya ihmal gösterilmesi caiz olmayan hususlardan biri kabul etmiştir. Mesela “Güneş doğuyor” sözünün, vaktin gece değil gündüz olduğunu ifade etmesi nasıl bedıhidyattan ise, aynı şekilde İmam’ın “Sahih hadis varsa benim mezhebim odur” sözü de, bedîhî ve müsellem olarak, bunun; nassları, nassların nâsih ve mensûhunu ve buna benzer meseleleri incelemeğe ehil olan kimseler için olduğunu ifade eder, yoksa câhillerin ve mağrur ilim taliplerinin bu sınırı aşmağa cüret etmeleri caiz değildir.

İnsanları aldatıp, zihinleri bulandırmak isteyenler bu zaruri şartı unutmuşlardır. Innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn.

İbnu’ş-Şıhne’nin sözü ile İbn Âbidin’in Hâşiye’sinde, bu sözle ilgili şartını, Allâme, Müfessir, Muhaddis, Fakîh, Seyh Abdulğaffâr Uyûnu’s-Sûd el-Hanefî, “Def’u’l-Evhâm an Mes’eleti’l-Kırâati Halfe’l-İmâm” adlı risalesinin 15. sayfasında nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu, yerinde bir şart (kayıt)tır. Çünkü biz zamanımızda, ilim ehli olduğunu sanan ve aşağıların aşağısında olduğu halde kendini Süreyya’dan daha yükseklerde gören pek çok kimseye rastlamaktayız. Bazan bu kimseler-meselâ- Kütübü Sitte’den birini okur ve orada Hanefi mezhebine muhalif bir hadis görür, sonra da “Ebû Hanife’nin mezhebini yere çalın ve Rasûlullahın hadisiyle amel edin” der. Halbuki bu hadîs mensûh olabilir veya senedi daha sağlam bir hadîse muhalif olma vb. amel edilmemeyi gerektiren bir durumda olabilir, o da bunu bilmez. Eğer hadîslerle amel edilmesi bu gibilere kayıtsız şartsız havale edilse, pek çok meselede hem kendileri dalâlete (hataya) dûçâr olur, hem de kendilerine soru soranları dalâlete dûçâr ederler

Sünnet ile amel dâvasında olanlar işte burada kıyameti koparırlar ve: “Siz, sünnet ile amel eden ve insanlara hadîs mûcebince fetva veren bir kimsenin dalâlette olduğuna nasıl hükmedersiniz?” derler.

Biz de deriz ki: Evet, bu makama ehil olmadıkça, buna hükmederiz. Bu hükmü, bizden önce, hadis ve fıkıh imamlarından birisi, yani İmam Ebû Muhammed Abdullah b. Vehb el-Mısri (v. 197) -Medine-i Münevvere’de İmamı Mâlik (95-179)’in; Mısırda da el-Leys b. Sa’d (94-175)’m önde gelen tilmizlerinden idi- “Hadîs, âlimler hâriç insanların dalâlete düşmelerine sebeb olur” demiştir. Keza Kâdi Iyâz (476-544) da, Tertîbu’l-Medârik, 1,96’da, aynı şeyi söylemiştir; ilerideki sayfalar ve devamında inşaallah daha fazla izahat verilecektir.

Şâfiîlere gelince: İmam en-Nevevi, (631-676), el- Mecmû’ adlı eserinin mukaddimesinde (I, 104) şöyle demektedir: “eş-Şâfiî (150-204) nin bu sözü; sahih bir hadîs gören herkesin “Şafiî’nin mezhebi budur” deyip, hadisin zahir mânâsına göre amel edeceği mânâsına gelmez. Bu ancak, mezhebde ictihad mertebesinde olanlar içindir ve şartı da, eş-Şâfiî’nin bu hadîsi görmediğine veya sahih olduğunu farketmediğine dair zann-ı ğâlib olmasıdır. Bu ise ancak, eş-Şâfii’nin bütün eserlerinin ve eş-Şafiî’ den ilim almış olanların eserlerinin ve benzerlerinin mütâleasından sonra hâsıl olur. Bu öyle zor bir şarttır ki, bunu pek az kimse yerine getirebilir.”

Bu şartı ancak şundan dolayı ileri sürmüşlerdir: Çünkü eş-Şâfiî (150-204), görüp bildiği halde, hadîsin sıhhatına ta’n edildiği, mensûh olduğu, tahsis edildiği veya te’vil edildiğine dâir bir delili olduğu için, o hadîsin zahiriyle amel etmeyi terketmiştir.

eş-Şeyh Ebu Amr-yani İbnu’s-Salâh (v. 643)- da şöyle demiştir: “eş-Şâfiî (150-204) nin bu sözünün ifâde ettiği şekilde amel etmek kolay değildir. Fakih olan herkes, kendisine göre hüccet olan her hadisle amel edemez. Şâfiilerden, bu yolu takib edenlerden biri; eş-Şâfii’nin ashabından Ebu’l-Velîd Mûsâ b. Ebi’l-Cârûd’dur. O, eş-Şâfii’nin, kendisinin bilip başkasının bilmediği bir mâni dolayısıyla, sahîh olduğunu bildiği halde bilerek terk ettiği bir hadisle, amel etmiş ve “Hacamatçının da, kan aldıranın da orucu bozulur.” hadîsi sahihtir, binaenaleyh ben derim ki; eş-Şâfiî de “Hacamatçının da, kan aldıranın da orucu bozulur” demiş olmaktadır.” demiştir. Ebu’l-Cârud’un bu sözü reddedilmiştir, çünkü eş-Şâfiî, sahih olduğunu bildiği halde, mensûh olduğuna, kani olduğu için hadisi terketmiş ve mensûh olduğunu açıklamış, bunun delillerini zikretmiştir.” en-Nevevî (631-676) nin sözü ve İbnu’s- Salâh (v. 643) ‘tan nakli burada sona erdi.

İmam et-Taki es-Subkî (683-756) “Mecmuatu’r-Resâili’l- Muniriyye” II, 98-114. sahifelerinde yer alan “Ma’nâ Kavli’l- İmâmi’l-Muttalibî: İzâ Sahha’l-Hadîsu fe-huve Mezhebi” adlı risalesinin baş tarafında, İmam İbnu’s-Salâh’ın ve bir kısmını naklettiğim İmam en-Nevevinin sözlerini zikretmiş ve 102. sayfada, bu ikisine muvafakat ederek şöyle demiştir: “Bu söz, önüne gelenin aldanıp bu iddiada bulunmaması için, bu mertebeye erişmenin zorluğunu açıklamaktadır.” (Yani, ehil olmadığı halde bu işe cüret eden, mağrur bir kimsedir.)

İki satır sonra da şöyle demiştir: îbn Ebi’l-Cârud’un meselesine gelince, onun sözü, araştırmadaki kusuru sebebiyle reddedilmiştir, yoksa eş-Şâfii’nin aslında güzel olan sözü ve bu sözü ile amel etmenin imkânı reddedilmiş değildir. Bu meselede îbn Ebi’l-Cârud ile aynı görüşü paylaşanlardan biri de Şâfiîlerin büyük imamlarından ve Saîd b.el-Âs’ın neslinden olan Ebu’l-Velîd en-Neysûbûrî Hassan b. Muhammed’dir (v. 349) O, bu söze istinaden, eş-Şâfiî”nin mezhebinin, hacamatçının ve kan aldıranın orucunun bozulması olduğuna yemin ederdi. Daha önce zikrettiğimiz üzere eş-Şâfî (150-204) hadisin sahih olduğunu bildiği halde, mensuh olduğunu söyleyerek, bu hadisi terk ettiği için Şâfiiler, İbn Ebi’l-Cârud’un hata ettiğini söyledikleri gibi, onun da hata ettiğini söylemişlerdir. Bu, bazı müctehidlerin hataya duçar oldukları bir meseleye benzemekteyse de, bu meselede anlayışlar farklı olduğu için hatâdan bahsetmek güçtür.

Ebu’l-Hasen Muhammed b. Abdilmelik el-Keraci eş- Şâfiî (458-532)nin-Fakih ve Muhaddis idi- sabah namazında kunutu okumadığı ve “Bence Rasûlullahın sabah namazında kunûtu terkettigi sahihtir.” dediği nakledilmiştir.

Ben de-yâni es-Subkî- sabah namazında kunûtu bir müddet terketmiştim. Sonra öğrendim ki, Rasûlullah’ın sabah namazında okuduğu sahih olan kunût, Ri’l ve Zekvân kabilelerine, ayrıca sabah namazı dışında da ettiği beddua imiş. Sabah namazında kıyamdan sonra kunût duasını mutlak olarak terk etmesine gelince, bu konuda îsâ b. Mâhân’ın rivayet ettiği bir hadîs vardır; İsâ hakkında, malûm Olduğu üzere te’nkidler mevcuttur.” Onun hakkında söylenenler, zikretmenin yeri burası değildir. Sonra tekrar kunutu okumağa başladım; şimdi artık kunûtu okuyorum. Burada eş-Şafiî’nin sözüne ters düşen bir şey yoktur; bunun sebebi bizim görüşümüzün kusurudur.” İmam es- Subki nin sözü sona erdi.

Bu sözler, düşünen kimseler için ne kadar ibretlidir!, ibn Ebi l-Cârud un-ki o eş-Şâfii’nin tilmizlerindendi ve ilimdeki mevkii malumdur- ve onun gibi, belki ondan daha âlim olan Ebu’l-Velîd en-Neysâbûrî (v.349)’nin-o da, sadece râvi değil, hem rivayet hem de dirayet ehli imamlardandı- hâli böyle olursa; bununla birlikte, yemin ederek, eş-Şâfiî (150-204)nin mensûh olduğunu kabul ettiği için bilerek terk ettiği bir hadis ile amel edilmesinin eş-Şâfiî’nin görüşü olduğunu ileri sürerlerse, bu âlimlerin hâli bu olursa, zamanımızdakilere ne demeli! eş-Şâfiî’nin bir tek fıkhi görüşünü bile anlamaktan âciz olanların, eş-Şâfiî’nin sözü ile amel etmeleri caiz midir?

İşte Ebu’l-Hasen el-Keracî (458-532)! Gördüğün gibi es-Subkî (683-756) ona “Fakih ve Muhaddis” demiş, talebesi es-Sem’âni (467-510)de “İmam, vera’ sahibi, âlim, fakih, muftî, muhaddis, şâir, edib” unvanlarını vermiştir. (et-Tâkî es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyyeti’l-Kübrâ, VI, 138.)

Buna rağmen, mezheb imamına muhalif olarak hadîsin sahih olduğunu ve imamının “Sahih hadîs varsa, benim mezhebim odur.” ve “Benim görüşümü terk edin, hadisle amel edin” sözlerine dayanarak kunutu terketmiştir. Bununla birlikte, kendisinden sonra gelenler onu tenkid etmişlerdir; es-Subkî de bunlardan biridir. Tabakâtu’ş-Şâfiiyye,

VI, 138,139’da onun terceme-i hâlini verdikten sonra, mezkur görüşüne temas ederek şöyle demiştir: “Onun önünde, aşılması son derece zor iki engel vardır. Kunutun nehyedilmesiyle ilgili hadîsin sahîh olmasına gelince, heyhat, bunu tesbit edebilmesi çok zordur. Kunutun terkedilmesi- nin eş-Şâfiî’nin mezhebi olduğunu kabul etmesi de aynı şekilde zordur.”

İmam et-Takî es-Subkî (683-756) de, üzerinde yetiştiği ve Şafii mezhebine uyarak sabah namazlarında kunûtu okuyordu. Sonra el-Kerâcî’nin bu meselesine muttali olunca kunûtu terketmiştir. Daha sonra tekrar kunûta döndüğünü görüyoruz. es-Subkî ki, haklı olarak “Müctehid-i Mutlak” veya “Müctehid fi’l-Mezheb” olarak vasıflandırılmıştır. Onun muasırı Hafız ez-Zehebî (673-748) -ki aralarında, aralarının açılmasına sebeb olan ihtilâflar vardı- onun, hadis ve fıkıh ilminde asrının şeyhi olduğunu söylemiş ve es-Subki Şam’da Emevi Camiinin hatibliğine tayin edildiğinde, onun hakkında;

Hâkim, Bahr, Takî, asrın bütün şeyhlerinin en hafızı, en müttakisi, onların en büyük kadısı Ali üzerine çıktığında, Emevî Câmiinin minberi ona müheyya olsun!” beytini söylemiştir.

Bu derece ilim sahibi olduğu halde, es-Subki bile böyle tereddüdde kalırsa, ondan daha aşağı derecede bulunan bir kimsenin, eş-Şâfinin sözünün zahirine sarılıp da; hem kendinin hem de başkalarının kafasını karıştırıp, müslümanların bizce de kabul edilen muteber ve mutemed imamlarından birinin sözü ile amel ettiğini ileri sürerek, sahih olan her hadisle amel etmeğe kalkışması caiz olur mu?

Başkalarının başına gelenlerden ibret alıp da, küçüklüğümüzden beri, Allahın kendisine uymamızı nasib ettiği bir imamın görüşlerine tâbi olmamız gerekmez mi?

Sonra es-Subkî (683-756), mezkûr risalenin 106. sayfasında, Ebû Şâme el-Makdisî (599-665) ye ait ve içersinde mevzuumuzla ilgili kısımlar bulunan uzun bir metin nakleder ve bu metnin başında es-Subki “Îbnu’s-Salâh’ın tilmizi ve en- Nevevî’nin şeyhi Ebû Şâme-ki hadîse ittibâ hususunda mübalağa gösterenlerdendider ki…” diyerek daha sonra onun sözünü nakleder. Bunun sonunda Ebû Şâme şöyle demektedir: “Buna ancak, içtihadı malum olan bir âlim kalkışabilir ki, eş Şafiî (150-204) nin ‘Benim görüşüme muhalif bir hadîs gördüğünüz zaman, hadisle amel edin, benim görüşümü terkedin/ sözüyle kasdettiği böyle bir kimsedir, yoksa herkes bu işe kalkışacak demek değildir.”

Muhaddis, fakih, takva sahibi imamlardan naklettiğimiz bu son derece mühim açıklamalar neticesinde, eş Şâfii’nin bu sözüyle kimi kasdettiğini ve onun; aslında böyle olmadıkları halde, ilme ve âlimlere karşı büyüklük taslayanları kasdetmediği anlaşılmış olmaktadır.

Mâliki ulemâsına gelince: es- Subkî 108. sayfada; el-Furûk, el-îhkâm, v.b. eserlerin müellifi, İmam, Hucce, Usûlcü Şihabuddîn Ebu’l-Abbâs el-Karâfî (626-694) el- Mâlikinin “et-Tenkih” ve onun şerhinden, bu mertebeye ehil olan bir kimsenin durumunu açıklayıcı bir nakilde bulunmuş ve şöyle demiştir: “Şafiî fukahâsının pek çoğu buna istinaden ‘Şafii’nin mezhebi şudur, çünkü bu konuda sahih bir hadis vardır’’ diyorlar, bu yanlıştır. Çünkü bu söz o hadîse muarız başka bir hadisin mevcud olmadığını haklı olarak ortaya koyabilecek şekilde, şeriatın tamâmını bilme ehliyetine sahip kimselere mahsustur. Müctehid-i mutlak olmayanın, şeriatın tamamım ihata ettiğini söylemesine ise itibar edilmez. Şâfiilerden bu görüşte olanların, böyle bir fetvayı vermeden önce, şeriatın tamâmını ihâtâ etme ehliyetini hâiz olması gerekir.”

Yâni: Bir meselede sahîh bir hadis var diye, o hadisin hükmünü Şafiî mezhebine izafe etmek istersek; onu ancak mükemmel bir araştırmadan sonra izafe edebiliriz. Tâ ki o hadise muarız başka bir delil olmadığını kesinlikle bilelim. Muarız başka bir delil olmadığını bilmek ise, sâdece hadîslere değil, şeriatın tamâmına vâkıf olma ehliyetine sahip kimselere mahsustur. Bu bilgiyi ise müctehidden başkası elde edemez.

Birinci şüphe ile ilgili olarak İbn Abidin, İbnu’s-Salâh (v. 643) ve tilmizi Ebû Şâme (599-665), Ebû Şâme’nin tilmizi en-Nevevî (631-676), el-Karâfî (628-694) ve es-Subki (683-756) gibi imamlardan naklettiğimiz bu cevabın hulâsası şudur: Mezkûr sözüne dayanarak İmam eş-Şâfiî veya başka bir imamın mezhebine herhangi bir hükmü izafe etme iddiasında bulunabilecek bir dereceye, ancak ictihâd veya ona yakın bir mertebeye varan kimseler ulaşabilir.

Böylelikle anlaşılmıştır ki; Bizim gibilerin, hadîs sahih bile olsa, mücerred herhangi bir hadise vâkıf olmasına dayanarak, bunun Şafiî’nin mezhebi olduğunu ve o hadîsle amel edince, mûtemed bir imamın muteber bir fıkıh mezhebiyle amel etmiş olacağını iddia etmesi doğru değildir.

Yine anlaşılmıştır ki; Geçmiş âlimlerin büyüklerinden bir gurup, bu sözün zahiri ile amel etmiş fakat onlardan sonra gelen âlimler, onların hatalı olduklarını söylemişlerdir ve onlar bunu tatbik edip etmemede tereddüd etmişlerdir. Akıllı bir kimseye yaraşan, ibret almaktır!

Bununla beraber İmam’ın bu sözünün hayalî bir nazariye olmayıp, bu sözde bir hakikat payı olduğunu da inkâr etmiyoruz, ancak her işin ehli vardır ve insanın haddini aşmaması lâzımdır.

İkinci şüphenin cevabına gelince, deriz ki: Bu şüphe, iki esâsa dayanmaktadır.

Birincisi: Hadîsin sahih olması, onunla amel edebilmek için kâfidir.

İkincisi: Biz Rasûlullah’â uymakla memuruz, insanlardan fulan veya falana uymakla değil!

Birincinin cevâbı; “Sahih hadis varsa, benim mezhebim odur.” sözüyle ilgili birinci şüphenin cevâbında mevcuttur. Aynı şekilde burada da deriz ki: Hadîsin sahih olması, onunla amel edebilmek için yeterlidir, sözünün mânâsı, hadîsin amel edilmeğe elverişli olması bunun için kâfidir, demektir. Hadisin amel edilmeğe elverişli olması ise ancak, onun metin ve senediyle ilgili pek çok şartı hâiz olmasından sonra mümkündür. Bu şartların bir kısmı hadis ilmiyle ilgili, bir kısmı da usûl ilmiyle ilgilidir. Hadîsin senedindeki râvîlerin tedkiki bazılarının zannettiği gibi, öyle Takribu’t-Tehzib’e bakmakla halledilebilecek bir iş değildir. Bu ancak, hadis ve hadîs ilimleriyle, usûl ve furû’da mütebahhir olan imamların üstesinden gelebileceği büyük bir iştir.

Bu yanlış anlayış sebebiyle; fıkıhtan önce, ihya etmek istedikleri sünneti yıkmış oluyorlar. Keza bu anlayış, insanları yanlış yola da sevkeder.

İmam, Hafız îbn Abdilberr (368-463) Câmiu Beyânı’l- îlm, II, 130’da, senediyle Kâdî, Müctehid îbn Ebî Leylâ (v. 148)’dan şöyle rivayet eder: “Bir kimse (hadîslerin) bir kısmını alıp, diğerlerini terk etme ehliyetine sahip olmadıkça, hadîs fıkhına sahip olamaz.”

İmam, Hafız îbn Hibbân (v. 354) da, el-Mecrûhîn adlı eserinin mukaddimesinde (I, 42) İmam Abdullah b. Vehb (v. 197) den senediyle şunu nakleder: “Üçyüz altmış âlimle görüştüm, Mâlik (95-179) ile el-Leys (94-175) olmasa,*ilimde yolumu şaşırırdım.”

Sonra yine ondan şöyle rivayet etmiştir: “ilimde dört kişiye tâbi olduk: ikisi Mısır’da, ikisi Medine’de. el-Leys b. Sa’d ve Amr b. el-Hâris (91-147) Mısırda; Mâlik ve el-Mâdşûn (v. 164) Medine’de! Bunlar olmasaydı biz dalâlete düşerdik.”

Hafız îbn Abdilberr de el-İntikâ’sında (s. 27,28) ondan, bunun gibi bir söz daha nakleder. Allâme el-Kevserî de, Allahın yardımı olmasa idi, onun dalâlete nasıl dûçâr olacağının sebebini açıklayan başka bir rivayet nakletmiş ve şöyle demiştir: “îbn Asâkir’in, senedi ile îbn Vehb’den rivayetinde şöyledir: “Mâlik b. Enes ve el-Leys b. Sa’d olmasaydı mutlaka helak olurdum: Ben Rasûlullah’ın her hadisiyle amel edilir zannederdim.’ Başka bir rivayette “(değişik hadisler sebebiyle, yolumu) şaşırırdım” denmiştir, el-Kevseri şöyle demiştir: “Nitekim fıkıhtan uzak, amel edilmeğe elverişli olanla olmayanı ayırtedemiyen ravilerin çoğu bu durumdadır. el-Kevserî’nin nakli ve notu sona erdi.

Kâdı lyaz’ın Tertîbu’l-Medârik, II, 427’deki rivayeti ise şöyledir: “İbn Vehb (v. 197)’ Allah beni Mâlik (93-179) ve el- Leys (95-175) sayesinde kurtarmasaydı, ben yolumu şaşırırdım/ demiştir. Ona, ‘Bu nasıl olur?’ denildi, cevaben; ‘Birçok hadîs topladım ve hangisiyle amel edeceğimi şaşırdım. Onları Mâlik’e ve el-Leys’e arzediyordum, onlar da bana ‘Bunu al, bunu bırak’ diyorlardı.”

İşte İbn Vehb, 34. sayfada geçen “Hadis, âlimler hâriç insanların dalâlete düşmelerine sebep olur.” sözünü bunun için söylemiştir. Yine aynı sebeple İmam Mâlik, kızkardeşinin oğulları Ebû Bekr b. ebî Uveys (v. 202) ve İsmail b. ebî Uveys (v. 226)’e şu vasiyette bulunmuştur: “Görüyorum ki bu ilmi-hadis toplayıp, rivayetleri işitmeyi- seviyor ve taleb ediyorsunuz.” Onlar “Evet” dediler. İmam Mâlik de: “Eğer hadîsten istifâde edip, Allahın sizinle başkalarını da faydalandırmasını istiyorsanız, hadisleri azaltıp, onların fıkhını öğrenmeğe bakın.” dedi. el-Hatib, el-Fakih ve’l- Mutefakkih, II, 28’de, bunu senediyle rivayet etmiştir.

Yine senediyle, İmam el-Buhârî (194-256) nin meşhur hocalarından Ebû Nuaym el-Fadl b. Dukeyn (v. 218) in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebû Hanife (80-150)’nin önde gelen talebelerinden Zufer (b. el-Huzeyl) (110-158)’e uğrardım, o-elbisesine bürünmüş bir halde- “Sen akıllı bir adamsın, gel de hadislerini elekten geçireyim” derdi, ben de işittiğim hadîsleri ona gösterirdim, o da “Bununla amel edilir, bununla edilmez; bu nasıhtir, bu da mensûhtur.” derdi.

Bu sebeple İmam Mâlik (95-179), kendilerinden hadis aldığı kimseleri seçerdi. Seçerken kişinin sika ve makbul olmasına bakardı. O, rivayet ettiği hadisi anlayan dirayet ehlinden alabilmek için, onlar arasında seçme yapardı.

Kâdi Iyâz, Tertîbu’l-Medârik, I, 124, 125’de şöyle demiştir: “İbn Vehb (v. 197) der ki: “Mâlik, el-AIlâf b. Hâlide-rivayeti makbul olanlardan idi- baktı ve “Duyduğuma göre siz bu adamdan hadîs alıyormuşsunuz” dedi. Ben: “Evet alıyoruz” dedim. Mâlik, “Biz ancak fâkih olan (râvî)lardan hadîs alırdık.” dedi.

Mâlik bu hususta, hocası İmam Rabîatu’r-Re’y (v. 136)’e uymuştur. el-Hatîb, el-Kifâye, s. 169’da Mâlik’den, Rabîa’nın İbn Şihâb ez-Zuhrî (50-124)’ye şöyle dediğini nakleder: “… mademki sen Rasûlullah’ın hadîslerini rivayet ediyorsun, o halde hadîslerin mânâlarını kavramağa çalış!”

Mâlik ve Rabia’dan önce, Kûfe’nin imamı ve fakihlerin şeyhi İbrahim en-Nahaî (v. 95) aynı şeyleri söylemiştir. Yine el-Hatîb ondan şu rivayeti nakleder; “Muğîra ed- Dabbî (v. 136) İbrahim’in meclisine geç gelir. İbrahim ona, “Ey Muğîra, niye geciktin?” der. Muğîra: “Bir şeyh-yâni râvilerden biri- geldi, biz de ondan hadis yazdık.” der. İbrahim: “Görüyorsun ki biz, hadisleri ancak helâl ile haramı birbirinden ayırabilen kimselerden alıyoruz. Bakarsın râvi hadîsi rivayet ediyorken, farkında olmadan helâli ile haramını birbirine karıştırıverir.” der.

el-Hatıb, el-Fakîh ve’l-Mutefakkih, II. 15-19’da, İmam eş-Şâfıi (150-204)’nin ilminin vârisi İmam el-Muzeni (v. 264) ‘den uzun bir nakilde bulunur. Sonunda el-Muzeni şöyle demektedir: “Allah size rahmet etsin, topladığınız hadislere iyi bakın ve ilmi fıkıh ehlinden arayın ki fakih olasınız.”

Bunlar, hadîslerle ilgili araştırma yanında, fakih imamlara başvurmanın zaruretiyle ilgili şeylerdir. Onların iddia ettikleri gibi hadîsin sahih olması, onunla amel etmenin vâcib olması için yeterli değildir.

Burada, bu iddia ile ilgili olarak, onun asılsızlığının ve değeri olmadığının ortaya çıkması için, açıklanması zarurî olan başka bir husus vardır.

Sahabenin ve onlardan sonra gelen selefimizin geçmişi göstermektedir ki, Onlar, bir hadisi kabul edip, onunla amel edebilmek için; hadîslerin rivayetiyle iktifa etmiyorlar, üstelik o hadislerle amel edilip edilmeyeceğini de araştırıyorlardı. el-Kevseri’nin “Nitekim fıkıhtan uzak, amel edilmeğe elverişli olanla olmayanı ayırd edemiyen râvîlerin çoğu bu durumdadır.” dediği daha önce zikredilmişti.

Şimdi de Tertîbu’l-Medârik’den (I, 61) uzun bir nakilde bulunacağım. Burada, selefin; bazılarının amel etmesine bakarak, herkesin amel ettiği veya hiç kimse amel etmediği için, sika râvîlerce rivayet edilmiş olsa bile, amel etmeyi terk ettikleri hadisler karşısındaki durumu açıklanmaktadır.

Kâdî Iyâz şöyle demektedir: “Medine ehlinin ameline (tatbikatına) müracaat etmenin vâcib oluşu ve (rivayetler) e muhalif olsa bile, onlara göre bu tatbikatın (amelin) hüccet oluşu ile ilgili bâb: Ömer b. el-Hattâb’ın minberde şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Billahi, amel edilegelenin hilâfına rivayette bulunanın benden çekeceği var.” îbn el-Kasım (v. 191) ve İbn Vehb (v. 197) şöyle demişlerdir: “Mâlik’in nazarında, amel’in (Medinelilerin tatbikatının) hadisten daha üstün olduğunu gördüm.” Mâlik (95-179) de şöyle demiştir. Tâbiîn den ilim ehli kimselere hadîsler rivayet ederler, bunlar da o zâtlara: Biz bunu bilmiyor değiliz, lâkin amel başka türlü süregelmiştir.” dediklerini duyarlardı.

Malik şöyle demiştir: “Muhammed b. Ebî Bekr b. Amr b. Hazm’ı gördüm, kadı idi. Kardeşi Abdullah çok hadis rivayet eden sadûk bir kimseydi. İşittim kî Muhammed bir hüküm verdiği zaman, kardeşi Abdullah o hükme muhalif bir hadîs rivayet eder ve kardeşini azarlayarak, ona: “Bu mevzuda şu hadîs yok mudur?” derdi Kardeşi de “Evet var” derdi. Bunun üzerine diğeri “Niye hadîse göre hüküm vermiyorsun?” der, o da “Sen asıl Medinelilerin ameline-yani Medine ulemâsının ittifak ettikleri hükümlere- baksana!” derdi.

Bununla, Medîne’deki tatbikatın hadisten daha üstün olduğunu kasdederdi.

İbn el-Muazzel (v. 240) şöyle demiştir: “Birisinin İbn el-Mâcîşûn (v. 213)’a “Niye hadisi rivayet ettiniz de, sonra (onunla amel etmeyi) terk ettiniz” sualini sorduğunu işittim, o “Bir bildiğimiz var ki ona dayanarak terk ettiğimiz bilinsin diye” cevâbını verdi.”

İbn Mehdi (v. 195) de şöyle demiştir: “Medine ehlinin geçmiş tatbikatı, hadîsten üstündür.” Yine şöyle demiştir:

Rabîa (v. 136) da şöyle demiştir: “Bir kişinin bin kişiden rivayetini; bir kişinin yine bir kişiden rivayetine tercih ederim; Çünkü bir kişinin yine bir kişiden rivayeti sünneti elinizden almaktadır.”

İbn Ebî Hâzim (v. 184) de şöyle der: “Ebu’d-Derdâ’ya suâl sorarlar, o da cevâb verirdi. Onun cevâbına muhalif olarak, “biz şöyle bir hadis duyduk,” derlerdi. O da “O hadisi ben de duydum, lâkin benim eriştiğim amel edilegelen tatbikat, başka şekildedir’’ derdi.

İbn Ebi’z Zinâd (100-174) şöyle demiştir: “Ömer b. Abdilaziz (v. 101) fakihleri toplar ve Medine’de tatbik edilen sünnetleri ve hükümleri sorar, sonra onları yazdırırdı. Medine’de tatbik edilmeyen hadîsleri ise, kaynağı sika bile olsa, ilga ederdi (yazdırmazdı).” Kâdi Iyâz’dan yapılan nakil sona erdi.

Alime yakışan, hadis ve fıkhın her ikisine başvurmak ve ilmî zihniyet olarak, her birini sınırları içersinde muhafaza etmektir. Kâdî Iyâz, Tertîbu’l-Medârik, II. 541’de; Muvatta’ı îmam Mâlik’den rivayet eden Endülüsün parlak zekâsı İmam Yahyâ b. Yahya el-Leysî (v. 234)’nin biyografisi esnasında şunları nakleder: “Yahya şöyle demiştir: Abdurrahman b. el-Kâsım (v. 191)’ın yanına giderdim, o bana “Nereden geliyorsun ey Muhammed?” der, ben de “Abdullah b. Vehb’in yanından geliyorum.” derdim. O da: “Allahtan kork, çünkü amel :yani Medine âlimlerinin ittifak ettikleri hükümler- bu hadislerin çoğuna muhaliftir.” derdi. Sonra tekrar Abdullah b. Vehb (v. 197)’e giderdim, o da bana “Nereden geliyorsun” der, ben de ona “İbn el-Kâsım’ın yanından” cevabını verirdim, o da bana “Allahtan kork, (ondan öğrendiğin) bu meselelerin çoğu reydir.” derdi.”

Sonra Yahya şöyle der: ‘ .Allah ikisine de rahmet etsin ikisi de doğru söylediler. İbnu’l Kâsım be’ni, Medine ehlinin ameline uymayan hadislerle amel etmekten nehyetti, dediği doğrudur.

İbn Vehb de beni rey külfetinden ve reyi çoğaltmaktan nehyedip, hadislere tabi olmayı emretti, onun da dediği doğrudur/’ Sonra Yahya şöyle devam eder: “İbn el-Kasım’ın reyine tâbi olmak rüşd’dür, İbn Vehb’in rivayet ettiği hadîslere uymak da hidâyettir/’

Hafız ibn Receb el- Hanbelî (v, 795) de “Fadlu İlmu-s’Selef alel Halef adlı kıymetli risalesinin 9. sayfasında şöyle demiştir: “İmamlara ve hadisçilerin fakihlerine gelince, onlar sahih hadis ile ancak, o hadis ile sahabe ve ondan sonrakiler veya onlardan bir kısmı, tarafından amel edildiği takdirde amel ederlerdi. Ama onlarca, terkedilmesinde ittifak edilmiş olan hadîslerle amel etmek caiz değildir. Çünkü onlar hadisi, onunla amel etmemeyi gerektiren bir bilgiye sahip oldukları için terk etmişlerdir. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) şöyle demiştir: “Sizden öncekilerinkine muvafık olan ictihadlara uyunuz, çünkü onlar sizden daha âlim idiler!”

Sonra 13. sayfada şöyle demiştir: “insan onlardan-imamlardan; eş Şafii (150-204), Ahmed (164-241) ve diğerlerinden sonra ortaya çıkan şeylerden sakınmalıdır. Çünkü onlardan sonra, yeni pek çok şey ortaya çıktı. Zahirîler ve benzerleri gibi, hadîs ve sünnete tâbi olma iddiasında olanlar çıktı. Halbuki onlar, farklı anlayışları sebebiyle imamlardan ayrıldıkları ve kendilerinden önceki imamların amel etmedikleri amel ettikleri için, sünnete son derece muhaliftirler.

Î’Iâmu’l-Muvakkı’in, 1, 44’de İmam Ahmed (164-241) şöyle dediği nakledilir: “Bir kimsenin elinde, içersinde Rasûlullah’ın hadisleriyle, Sahabe ve Tâbiîn’in ihtilâfları bulunan bir kitap varsa, ilim ehline bunlardan hangisinin kabul edileceğini sorup da, böylelikle sahih bir hükümle amel etmiş olmadıkça, o kimsenin istediğiyle amel etmesi, dilediğini tercih edip onunla hüküm vermesi ve amel etmesi caiz değildir.”

İmamın “bunlardan hangisinin kabul edileceğini ilim ehline sormadıkça…” sözüne dikkat et. Bu söz şuna işaret etmektedir: Bir kimse sahih bir hadis görür ve sahih olmasına bakarak hadisin sahih olmasının, onunla amel edebilmek için yeterli olduğunu zannederek, onunla fetva verir. Lâkin îmam Ahmed böyle alelacele fetva vermenin caiz olmadığına ve üstelik fıkıh ve marifet ehli âlimlere, bu hadîsle amel edilip edilemiyeceğinin sorulmasının şart olduğuna işaret etmektedir. Onlar bu hadîsin amel etmeğe elverişli olup olmadığını kendisine söylerler.

İmam, müctehid Sufyân es-Sevrî (97-161) de şöyle demiştir: “öyle hadîsler vardır ki, onlarla amel edilmez.” Hafız îbn Receb bu sözü “Şerhu İleli’t-Tirmizî” s. 29’da nakletmiştik Daha önceki sayfalarda İbn Ebî Leylâ (v. 148)’nın “Bir kimse, (hadîslerin) bir kısmım alıp diğerlerini terk etme (ehliyetine sahip olma)dikçe, hadîs fıkhına sahip olamaz.” dediğini zikretmiştik.

İkinci noktanın; “Müslüman, başkasına değil Rasûlullaha uymakla emrolunmuştur” cümlesinin cevâbına gelince, bu sözü söyleyene deriz ki: Senin, “Sünnete sarılmaya teşvik eden ve sünnetin ilmen ve amelen terkinin inhiraf, hüsran ve dalâlet olduğunu söyleyen îslâm’ın imamlarının görüşlerinde bir nebze bahsedilmişti…” sözün, o mezheb imamlarının hidâyet üzre olmadıklarını ve Rasûlullah’a ittibâ etmemiş olmadıklarını gerektirir. Bu yüzden de sen Rasûlullah’a uymak için onlarınkinin dışında bir yol arıyorsun demektir. Sen onların, sanki Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinden bir delile dayanmaksızın, insanlar için helâl ve haram konusunda hükmü kendileri veren ruhbanlar şeklinde tasavvur ediyorsun. Halbuki onlar, onları seven birisinin tasavvur ettiğinden daha çok sünnete bağlıydılar ve onlar kendilerinden sonra gelenlere sadece, müezzinin imamın tekbirlerini arka saflara ulaştırması gibi, Rasûlullah’ın emirlerini ulaştırıyorlardı.

Eğer dersen ki: Ben dînimin hükümlerini delilleriyle anlamak istiyorum. Bu hükmü, Ebû Hanife (70-150)nin dediği şekilde anlayamadım, fakat eş-Şâfiî (150-204)’nin dediği şekil üzre anlıyorum. Delilini anlamadığım zaman herhangi bir ameli şevkle yerine getiremiyorum. Bu sebeple, bu meselede eş-Şâfii’nin mezhebine göre amel edeceğim, bunda bir mahzur var mı?

Cevab şudur: Bu, bir mezhebden diğerine geçiş;

-Ya mukallidin, muhtâc olduğu bir meselede o mezhebi taklid etmesinden ileri gelir ki, bunda bir beis yoktur ve caizdir.

-Ya mezheblerin kolay taraflarını araştırmağa müsteniddir, bu caiz değildir ve mevzuumuzun dışındadır.

-Ya da bir meselede araştırma ve içtihad neticesi ortaya çıkar.

Bu takdirde bakılır:

-Eğer araştırıcı bu makama-müçtehidlerin delilleri arasında tercih yapabilme makamına- ehil ise ve tarafsızsa, bunda bir beis yoktur.

-Yok, ehil değil ise, araştırmasında tarafsız da değil ise –ki selefe müntesip oldukları iddiasıyla, imamlara hürmette kusur eden ve onlara karşı alimlik taslayanların hali de budur ve onların hali isyan, bozgunculuk, münakaşa ve mücadeleden başka bir şey değildir-bizim reddettiğimiz ve hangi lakab ve nisbet arkasına gizlenirse gizlensin, kimseyi tasdik etmediğimiz husus da budur. Bu yanlış fikirlere aldanmış olanlara deriz ki; Bir meselede Hanefi mezhebinden Şafii mezhebine geçmek, başka bir meselede ise-mesela-Maliki mezhebine, bir diğerinde ise Hanbeli mezhebine geçmeğe varır. Bu silsile dördüncü bir meselede ya ilk mezhebe veya dört mezheb dışında, tabileri bulunmayan diğer mezheblere varır.

ed-Dârimi’nin Sünen’indeki (I, 91) Halife Ömer b. Abdilaziz (v. 101)’in “Kim dinini münâkaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir/’ sözüyle kasdettiği de budur. Sonra, birden çok mezheble birden amel eden bu kimsenin akıbeti, kendisinin dört mezheb dışına, sonra da kırk mezheb dışına ilâh., çıkmasına varır.

Başından geçen bir hâdisede İmam Mâlik, Ömer b. Abdilaziz’in bu sözünü delil olarak kullanmıştır. Burada bizim de zikretmemiz münasiptir. Bunu İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sından (s. 33) İmam Mâlik’in ashabından Ma’n b. İsâ (v. 198)’ya varan bir isnad ile zikrediyorum:

Ma’n b. İsâ anlatıyor: “Birgün Mâlik mescidden dönüyordu. Elimi tutmuş bir halde iken Ebül-Cuveyriyye denilen bir adam-Mürcie’den olmakla itham edilirdi- ona yetişti ve “Ey Ebû Abdillah, beni dinle, sana delil getirip görüşümü açıklayacağım, bir şey söyleyeceğim.” dedi. Mâlik “Ya beni mağlub edersen, O’’ benim dediğimi kabul edersin’’ dedi. Mâlik “Şayet ben seni mağlûb edersem?” dedi, o “O Zaman ben senin görüşünü kabul ederim” dedi. Mâlik “Eğer biri gelir de, onunla konuşursak, o da ikimizi mağlûb ederse?” dedi. O: “Onun görüşünü kabul ederiz” dedi. Mâlik (95. 179) “Allah Muhammed’i (s.a.s.) tek bir din ile göndermiştir. Görüyorum ki sen daldan dala atlıyorsun. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) “Kim dinini münakaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir.” demiştir, cevabım verdi.”

İmamların yolundan başka bir yolla, delile tâbi olduğunu iddia eden bu kimse, farkında olmadan ve hattâ sünneti neşr ve ona davet ettiğini iddia ederek hiçbir imamın söylemediği görüşleri ileri sürer.

Bu fikir, daha başka tehlikelere açılan bir dehlizdir. İmam Mâlik (95-179) bu tehlikeye en güzel şekilde dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: “İmamlara tâbi olun ve onlarla mücadele etmeyin. Eğer cedelde başkalarından üstün gördüğümüz her adama uyacak olsaydık, Cebrail’in getirdiklerini reddetme durumunda kalacağımızdan korkulurdu.” (eş-Şa’rânî, el-Mizânu’l-Kubrâ, I. 51.)

Üstelik senin, Ebû Hanîfe (80-150)’nin görüşünün delilini anlayamadığın halde, eş-Şâfiî (150 -204) ninkini anladığını iddia etmen, daha önce zikrettiğimiz âlimlerin yaptıklarına, benzemektedir, O âlimler bir meselede eş-Şâfii’nin görüşüne muhalif sahih bir hadîs olduğunu iddia etmişler ve mezheblerindeki hükmü bırakıp, sahih olduğunu kabul ettikleri hadîslerle amel etmişlerdir. Senin bu yaptığın, onların bu haline benzemektedir, hattâ aynı şeydir. Bunun akıbetini görmüştün. “Fakîhlere tâbi olmak dînin selâmetidir.” diyen Sufyân b. Uyeyne’den Allah razı olsun.

Okuyucu, üç imamın-Mâlik (95-179), İbn Uyeyne (v. 198), ve îbn Vehb (v. 197)’in (s. 43 v.d. da)- fakîh imamlara tâbi olunması ve tâbi olunmadığı takdirde insanın dînî bakımdan tehlikede olduğu hususundaki sözlerinin birbirine mutabık olduğuna dikkat etsin.

Bunlar, “Fakîhlerin ihtilâf sebepleri” nin hadislere aid birinci sebebiyle ilgili hususlardır.

Bundan sonra ikinci sebebe geçiyorum…..(Muhammed Avvame İmamların Kikhi İhtilaflarında Hadislerin rolü (sf/29-55) çev: Mehmed H.Kırbaşoğlu Kayıhan y. 2.Bsm 1988 İst.)

Asrımızın büyük muhaddisi Şuayb Arnavut(rha) hadise hüküm verme konusuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Bunun yanında zayıflık anlayışı farklılık arzeder. Bu hadids sana göre zayıf olabilir, fakat başkalarına göre sahih olabilir. Tersi de olabilir. Çünkü Tashih(bir hadise sahih hükmü verme) ve ta’dif(hadise zayıf hükmünü verme) yöntemleri ictihadi konulardır. Yani bu “değişiklik kabul etmeyen değişmez bir hüküm” değildir. Nitekim hafızların tashih ve ta’dif konularında birbirlerine nasıl muhalefet ettiklerini çolça görmektesin.”(Hadisler ve Zihindeki Sorular(sf/362) Enbiya Yıldırım. Rağbet y.)

İmam Şafii (rha) bu konuda er-Risale’de şunları söylemektedir:

“1250. Bir kimse şu tarzda bir şey söyleyebilir: Hz. Peygamber’den herhangi bir hadis rivayet edilse, birisi de ona aykırı bir görüş ileri sürse nasıl hareket edilir?

1251.Bence bir bilginin sık sık haber-i vahid ileri sürerek şu helaldir, bu haramdır dediği halde, aynı şartları taşıyan bir haberi reddetemesi caiz olmaz; ancak ona muhalif bir hadis biliyorsa veya kendisinden daha güvenilir olduğuna inanıyorsa, ya da o hadisi rivayet eden kimse hadis hafızı değilse veya ona göre müttehem(şüpheli) biri ise, veya önceki ravilerden birini itham ediyorsa, yahut da hadis iki manaya geliyor ve o da yorum yaparak bu manalardan birini tercih ediyorsa caiz olur.”(İmam Şafii er-Risale(sf/247) çev: Abdulkadir Şener& İbrahim Çalışkan TDV y)

İbni Teymiyye (rha) alimlerin her hadisle neden amel etmediklerini şu üç başlık altında toplamıştır:

“1. Rasulullah(sas)’in o sözü söylemediğine inanması.

  1. Bu sözle, söz konusu meseleyi kastetmiş olduğuna inanmaması

  2. Bu hükmün mensuh(yürürlükten kaldırılmış) olduğuna inanması.(Ref’ul Melam (sf/31) Çev. Suad Demir 1.bsm 2015/1436 Guraba y. İst)

Sahih hadis tarif edilirken “senedi muttasıl, ravileri sika ve şaz olmayan hadis”diye tarif edilmişitir. Şaz Hadis tabirini ele aldığımızda bile iş bizim gibi insnaların altından kalkamayacağı bir boyuta gelir. Ama Hanifi ulemasının hadis bilgisini yansıtması açısından şu nakle kulak verelim. İmam Ahmed el-Osman et-Tahanevi (rha) “Kavaidu fi Ulumu’l-Hadis” adlı eserinde “Dört halife zamanında ne de sünnetin kaynağı olan iki beldede bilinmeyen hadis hüccet değildir. Ve ne de o dinin zaruretlerinden olur.” başlığı altında şunları söylemiştir:

“ Bunu böylece bildiğin zaman bütün hadislerin dört halife zamanında bilinmeyeceğini bilakis Şeyhayn(İmam Ebu Bekr ve İmam Ömer) zamanında bilinmeyeceğini bilmelisin. Hatta sonra gelenler onda inceleme yapmak ve onda araştırma yapmak için uzak beldelere ve geniş topraklara yolculuk ettiler. Onun için Hicaz ehli, Medine ehli ve Irakayn ehlinde bir eser olmadığında o konuda hüccet yoktur.

Bunun misli hadis dinde zaruriyetten değildir. Çünkü İslam’ın yükselmesi Ömer bin Hattab zamanında oldu. Bütün dinde zaruriyetten olanlar zorunlu olarak onların zamanlarında ve onların beldelerinde ortaya çıktı. Onlardan ve onların beldelerinin ehlinden bu gizli kaldığı zaman, uzak beldelerde ve geniş topraklarda açığa çıktı. Akabinde açığa çıkan sıhhati üzere takdir edilse de zaruriyeti diniyyeden değildi ve şazzdı. Ancak o(tür hadisler) zevaiddendir. Muaviyye (r.a) bu konuda dedi ki: “ Size gerekli olan Ömer zamanındaki hadislerdir. Çünkü İnsanlar Onun zamanında Rasulullah’dan hadis rivayetinden korkarlardır. Zehebi bunu “Tezkiretu’l-Huffaz”da İbni Uleyye’den oda Reca’ b. ebi Seleme’den oda Muaviye’ye ulaştırarak zikretti.”(Ahmed el-Osman et-Tahanevi (rha) Kavaidu fi Ulumu’l-Hadis(sf/453-4) Tahkik Abdul Fettah Ebu Ğudde 7.bsm 2010/1431 Daru’s-*Selam Kahire Mısır)

Bu sözlerin üzerinde düşündüğümüz de büyük bir gayret ve çabanın ortaya çıktığını görürüz. Hadis biligisi o kadar mükemmel olmalı ki, hangi hadisin Hz.Ömer zamanında hangisinin ondan sonra yayıldığını bilmesi gereklidir. Bu kaideyi işletmek bile adamın yıllarını alıp götürür. Acaba Hanefilerin hadis bilmediğini iddia edenler böyle bir kural koyup onu ilimlerinde işletmişler midir? Hiç sanmıyorum…

Fetva Verebilmek için Müctehidin bilmesi gerekli hadis sayısı ne kadardır?

İbni Kayyim (rha) “İlamu’l-Muvakkiin’de İmam Ahmed bin Hanbel(rha) şu sözünü nakletmektedir:

“Muhammed b. Ubeydullah b. Munadi’nin naklettiğine göre adamın biri, Ahmed b. Hanbel’e “yüz bin hadis bilen fakih olabilir mi? Diye sordu. O, “hayır” dedi. Adam peki, “İkiyüzbin hadis bilen?” diye sordu. O, “hayır” dedi. “ Peki üç yüz bin bilen?”diye sordu.O, “hayır”dedi. “Peki dörtyüz bin bilen?”diye sordu.Ahmed bin hanbel(hayır manasına) elini salladı.”(İlamu’l-Muvakkiin (1/69-70) çev: Pehlül Düzenli Pınar y.

Hatib el-Bağdadi Fakih ve’l-Mutefakkih(2/345)Tahkik Ebu Abdurrahman Adil b. Yusuf a’zazi 1.Bsm 1996/1417 Daru İbn Cevzi Riyad Ricali sikattır. Muhammed bin Ahmed el-Mufid hariç onda zayıflık vardır. Bknz. Tarihu Bağdad (1/346-8) Burada hadisin donu da Beşyüz bin denildi? O dedi ki: Umarım”)

Bu sayı gerçekten çok fazla olmasına karşın gerçek budur. Tabi anlaşılması gerekli olan yan şudur. Bu kadar hadis var mıdır? Bu sorunun cevabını İmam Yahya bin Main versin:

“Hafız Zehebi Tezkiratu’l-Huffaz II,430’da imam Hafız, muhaddislerin şeyhi merhum Yahya b. Main’in biyografisini kaydederken şunları söyler: “Yahya bin Main dedi ki: Biz hadisi elli defa (elli yoldan) yazmadıkça onu hadis diye bilmeyiz.

Hafız ibni Hacer de Tehzibu’t-Tehzib.XI,282’de yine İbni Main’in biyografisinde şunları zikretmektedir: “Mücahid b. Musa dedi ki: İbn Main bir hadisi elli kusur defa yazardı. Abbas ed-Duri de İbni Main’den şöyle dediğini nakletmektedir: Biz bir hadisi otuz yoldan yazmayacak olursak onu bellemeyiz.”(Sahihi Muslim Şerhi el-Minhac(1/45) Şeyh Halil Me’mun Şiha’nin önszünde 78 nolu dipnot bnz. Polen y.)

Bu sözlerden anlaşılması gereken şey hadislerin farklı yollarla naklidir. Hadis aynı olabilir yalnız İlk raviden sonrası değişik ravilerden nakledilmiş olunabilir. Buna bir örnek vermek gerekirse Muğire b. Şube (ra) Rasulullah(sas) mestelerinin üzerine mesh etmesi ile ilgili hadisi için Kettani(rha) şu kaydettiklerini verebiliriz. O diyor ki:

“Bezzar(ö.292/904)’ın kaydettiğine göre;(bu konuda) Muğire b. Şube’den gelen hadis 60 kadar yoldan rivayet edilmiştir. İbni Mende bunlardan 45’in isminin anmıştır.”(Mutevatir Hadisler Kettani (sf/123) çev: Hanifi Akın Polen y)

İmam Ahmed (r.ha) sözlerinden açıkça anlaşıldığı üzere bu kadar hadis bilmeyen kişinin fetva vermesi caiz değildir. Zaten dört mezheb ulemasının hadis bilgisi de bunun üstündedir.

İmam Azam Ebu Hanife(rha) hadis bilgisinin nasıl olduğu konusunda Muhammed Avvame şunalrı kaydetmiştir:

Ez-Zebidi “Ukdul-Cevheri’l-Munife”s.32’de şöyle demiştir: “Ebu Hanife’nin yanına vardım Ev Kitaplarla dolu idi. Bunlar ne? Dedim. “Bunların hepsi hadistir, bulardan ancak, faydalanabilecek pekaz miktarını rivayet ettim.” Dedi.

Aliyyu’l-Kari’de “el-Cevhiru’l-Mudiyye”ye ek olarak basılmış olan Menakıb’ında (II,474) Muhammed b. Semâ’a(v.233)dan, Ebu Hanife(70-150)’nin, eserlerinde yetmişbin kusür hadis zikrettiğini ve “el-Asar”adlı eserini kırkbin hadisten seçerek meydana getirdiğini”rivayet etmiştir.(Muhammed Avvame İmam Ların Fıkhı İhtilafında Hadislerin rolü(sf/84) Kayıhan y.)

Bu gün İmam Azam’dan rivayet edilen hadislerin toplamı eğer Havarazami(rha) “Camiu’l-Mesanid”i baz alınırsa1778 olarak kaydedilmiştir. İmam Azam(rha) diğer rivayetleri nerde?

İmam Malik (rha)’de Muvatta’sında hadis ve serler karışık olarak 1891 hadis nakletmiştir.

İmam Şafii (rha) Musned ve Sunen’inde naklettiği hadislerin toplamı 1864 hadisten ibarettir. İmam Şafii (rha) hadis bilgisini anlaya bilmek için şu sözlerine kulak verelim, O Risele adlı eserinde diyor ki:

“Munkatı’ olarak yazdığım her hadisi, çoğunluktan öğrenen ilim sahiplerinin ekseriyetinin naline dayanarak rivayet eden kimselerden muttasıl veya meşhur olarak işittim; fakat iyice ezberimde olmayan bir hadisi buraya koymaktan hoşlanmadım. Bir kısım kitaplarımda kayboldu.Hıfzımda olanlardan bazısını ilim sahiplerinin bildikleriylr kontrolettim ve kitap uzun olacak endişesiyle onalrı özetleyerek, yeterince bilgi verdim ve her açıdan derinlemesine elel aldım.”(er-Risale (sf/235) Mad: 1184 Çev: Abdulkadir Şener & İbrahim Çalışkan TDV y)

İmam Şafii Hadis alış metodunu şu sözleriyle vurgular:

“1044. Muhaddislerden çok yanılan ve yanında sahih bir kitabın aslı bulunmayan kimselerin hadisini de kabul etmeyiz; tıpkı şahitlikte çok yanılan kimselerin tanıklığını kabul etmediğimiz gibi.

  1. Hadisçilerin hepsi bir değildir.

  2. Onalardan hadis ilmiyle, hadisi babsı, amcası, yakın akrabası ve sadık raviden tahsil etme ve işitme, uzun sure hadis konusunu tartışan kimselerin sohbetine katılma gibi özellikleriyle meşhur olanlar vardır. İşte böyle olanlar, hadis hıfzı bakımından önde gelen kimselerdir. Hadis hıfzı bakımından geri olan birisi, böyle önde gelen bir raviye muhalefet ederse, uygun olan, ikinci ravinin hadisini kabul etmektir; hadisin hıfzı bakımından geride olanınkini değil.

  3. Hadisçiler, bir raviden alınan hadiste iştirak halinde oldukları zaman, hıfızlarının hafız muhaddislerin hıfızlarına uygun olup olmamasına bakılarak değerlendirilirler.

1047.Rivayet farklılık gösterdiği zaman, hangisinin doğru hıfzedilmiş ve hangisinin yanlış hıfz edilmiş olduğuna sonucuna varırız. Hıfızdaki yanlışlık ve diğer hususlar, bize ravinin sadakati, hıfzı ve yanılması gibi konularda yol gösteriri. Biz bunları başka bir yerde açıkladık.Allah’tan başarılı kılmasını dilerim.(er-Risale (sf/212) Çev: Abdulkadir Şener & İbrahim Çalışkan TDV y)

İmam Şafii(rha) “ … yanında sahih bir kitabın aslı bulunmayan kimselerin hadisinide kabul etmeyiz…” sözü çok değerli bir sözdür. Bu sözün açıklığa kavuşturduğu şey Müctehid imamların sahih hadisi ve sahih hadisi barındıran kitabları ve bu hafızları iyice bellediğini ifade etmektedir. Yani onlar sahihin ölçüsünü kendileri belirleyen alimlerdendirler.

İmam Şafii (rha) hadis ilmi o kadar geniştir ki hadise vukufiyeti yalnız zikrettiği hadislerde de kendini gösterir. Mesela onun er-Risalede rivayet ettiği şu hadis gibi:

“… Bize, Amr b. Ebi Selem Abdulaziz bin Muhammed’den oda Esid bin Ebi Esid’den oda Annesinden bildirerek dedi ki: Ebi Katade’ye dedim ki: “ insanların ondan hadis rivayet ettiiği gibi neden sen Rasulullah(sas) hadis nakletmiyorsun? (Esid’in annesi) dedi ki: Bunun üzerne Ebu katade dedi ki: “ Rasulullah(sas) şöyle derken işititm: “Kim benim üzerinel(adıma)yalan söylerse yanı için ateşten bir yatak arasın.” Rasulullah(sas) böyle diyorken elinide yere sürüyordu.” (İmam Şafii er-Risale (sf/ 397) tahkik Ahmed Muhammed Şakir Hadis için şunu söylemiştir: Buranın dışında hadisi bulamadık. & Merviyeti İmam Şafii (1/118) Hdsno: 131 dr.Rufat Fevzi Abdulmuttalkib Hadis için: Sahih demiştir.)

İşte İmamların hadis bilgisi bu kadar çoktur. Ama bazıları diye bilir ki bu kadar bilgileri çoktuda niçin onlardan bukadar hadis gelmedi. Şu söylenene kulak verelim:

“…Tehzibu’t-Tehzib VIII 463’de, İmam, muctehid el-Leys b. Sa’d(94-175)’in biyografisinde şöyle denmektedir: “el-Leyse: “Biz senden, kitaplarında olmayan hadisleri duyuyoruz.” Denildi, cevaben: “Ezberimde olanların hepsi kitaplarımda mı? Eğer bütün ezberlediklerimi yazmış olsaydım, bu gemiye sığmazdı.”dedi (Muhammed Avvame İmamların Fikhi ihtilaflarında Hadislerin rolü(sf/83) dipnot 6 Kayıhan y.)

İşte İmamlarımızdan bu nedenle çok hadis gelmemiştir. Yani ezberlediklerinin hepsini yazmamışlardır. İmam Ahmed (rha) bir rivayette 600 bin, bir rivayette Bir milyon hadis bildiği ifade edilmiştir. Onların hepsi nerde? Yazılmayanlar onlarla beraber Ahirete intikal etti. İmam Leys b.Sa’d(rha) kitabları bize ulaşmadı ki, neler naklettiğini bilelim…

Bu konuda İmam Ahmed (rha) ‘den gelen edebi ve İmam Şafii (rha) karşı güven ve itimadını sergilen şu olayı aktaralım. Tacaddin es-Subki (rha) şunları aktarmaktadır:

“Ebû Eyyûb Humeyd b. Ahmed el-Basrî şöyle der: “Ahmed b.Hanbel ile birlikte bir meseleyi tartışıyorduk. Oradakilerden biri“Ey Ebâ Abdillah! Bu konuda hiçbir sahih hadis yoktur” dedi.Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel “Sahih hadis bulunmasa bile Şâfiî’nin fetvası var. O, (biz bilmesek dahi) bu mevzuda en sağlam delili kullanmıştır” cevabını verdi(11 İbn Ebî Hâtim, Âdâbu’ş-Şâfiî ve menâkıbuh, s. 86; Ebû Nuaym, Hilyetü’levliyâ, IX, 102; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, II, 66, 67) Daha sonra sözlerine şöyle devam etti: “Şâfiî’ye söz konusu meselede ne hüküm verdiğini sordum. O da görüşünü söyledi. Ben de hükmünün dayanağını sordum ve “Âyet ya da hadis var mı?” dedim. “Elbette!” dedi ve Hz. Peygamber’den bir hadis nakletti. O gerçekten de merfû (ya da konunun nassı olan) bir hadistir.”(Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IX(2009) Sayı: 3 s.296 İmam Şafii’nin “Hadis sahihse Mezhebim Odur”sözünün anlamı Çev: İshak Emin Aktepe & Muhammed Avvame İmamların Fikhi İhtilaflarında Hadislerin rolü (s.94) Kayıhan y)

Muhammed Avvame bu olayı naklettikten sonra şunları söylemektedir:

“ Sonra İmam Ahmed sözüne devam etmiş ve adama, kendisiyle eş-Şafii arasında geçen bir kıssayı anlatmıştır. Bu, eş-Şafii bir görüş ileri sürdüğü zaman onun, mutlaka sünnetten bir delile dayanmış olduğunu fakat bu delilin, hem de kime, İmam Ahmed gibib birine kapalı olduğunu gösterir. (………….) İmam Ahmed, bu kadar yüksek bir edeb sahibi olursa, her Müslümanın aynı şekilde davranması evveliyetle gerekir.Allah bizi, bütün hayırlara muvafık kılsın.”(Muhammed Avvame İmamların Fikhi İhtilaflarında Hadislerin rolü (s.94-5) Kayıhan y)

İmam Zehebi (rha) “tezkiratu’l-Huffaz” adlı eserinin girişinde şunları söylemektedir:

“… Bu eserde zikredilen isimler Nebevi ilmi yüklenmiş adil olan tevsik(bir raviyi güvenilir kabul etme) ve et-Tadif(bir raviyi zayıf kabul etme), et-Tashih(bir hadisi sahih kabul etme) ve et-Tezyif(bir hadisi zayıf görme)de onların ictihadlarına dönülen kimselerdir.” (İmam Zehebi Tezkiretu’l-Huffaz (1/ 7) tahkik: Şeyh Zekeriyya Umeyrat 3.bsm Daru’l-Kutubul İlmiyye Beyrut Lubnan)

İmam Zehebi (rha) bu sözleri zikrettikten sonra isimleri tabaka tabaka tasnif ederek zikreder. Kitabının (1/126-7) beşinci tabakada terno: 164 de İmam Azam (rha) nyer verir.

Yine İmam aynı eserin de İmam Malik(rha) (1/154) terno: 199 da zikreder. Bu İmamımızıda beşinci tabakada sayar.

İmam Kiatabında İmam Leys b. Sad(rha) (1/164) tercno: 209 da beşinci tabakada zikreder.

İmam Kadı Ebu Yusuf(rha)’u kitabında (1/214)de trcno: 273 altıncı tabakada zikreder.

İmam Zehebi İmam Şafii(rha) kitabında (1/265)’de trcno: 354 de yedinci tabakadan saymıştır.

İmam Zehebi İmam Ahmed(rha) kitabında (2/15)’de trcno:438 de sekizinci tabakadan olarak zikretmişitir.

İmam Zehebi (rha) kitabı tasnif ederken söylediği sözden hareketle bu İismleri sayılanlar Hadis ravilerinin cerh ve tadilinde ,hadislerin sahih ve zayıf olduğunun tesbitinde ictihadlarına baş vurulan İmamlarımızdır. Bu sözlerden sonra nasıl olurda hadis bilmiyor denilebilir?!..

İşte bu yüzdendir ki Bu imamların fıkhına bir çok muhaddis tabi olmuştur. Bu isimleri saymak çok uzun sürer.Bununla ilgili olarak Mezheb kitablarının tabakat kitablarına bakmak yeterli olur. Ama en kestirme olarak şunları sayalım. Abdullah ibni Mubarek, Veki bin Cerrah, Yahya bin Sa’d, Ali el-Medini, yahya bin Main İmam Azam (rha) fetvalarıyla amel etmişlerdir.

İbni Hacer(rha) Hafızdır hemde Şafii mezheptir. İmam Bedreddin Ayni Hanifidir. İmam İbn Abdilberr Malikdir. İmam Zehebi Hanbelidir. İşte bunlar gibi bir çokları imamların fetvalarıyla amel etmiş onaları usulde ve furu’da taklid etmişlerdir.

İBNİ HAZM (RHA) GELEN BİR İTİRAF:

Muhammed Avvama –Allah ömrünü uzatsın- Kitabında bu konuda şunları kaydetmektedir:

“İbn Hazm (v. 457) bu mânâya daha açık bir şekilde işaret etmiş ve şöyle demiştir: “Müctehidlerin istinbât ettikleri bütün hükümler, âvâm delillerini bilmese de, şeriattan sayılır ve bunları inkâr edenler, imamların hatâ ettiklerini ve onların Allahın kendilerine izin vermediği bir hükmü vazetmiş olduklarını söylemiş sayılır ve bu sözü söyleyen de doğru yoldan sapmış bir kimsedir.”

Bu sözü, Mevlânâ Şeyh Zafer Ahmed el-Osmânî et- Tehânevî “İncâu’l-Vatan” s. 53’de nakletmiş ve şu notu eklemiştir: “Ben de derim ki: Bu, kıyâsı kabul etmeyen zâhirinin sözüdür. Onun, Allahın şeriatının muhafızları olan müctehid imamlara karşı gösterdiği şu edebe bakın! O, bu sözünü, el-Muhallâ’sını telifinden sonra söylemiş olsa gerektir.”

Muhterem okuyucu İbn Hazm (v. 457)’ın özellikle “avam bunların delillerini bilmese de…” sözüne dikkat etmelidir. Çünkü o, “avam” kelimesini, usûl âlimlerinin kullandığı mânâda kullanmıştır. Usûlcüler âmî (avam) sözünü; bilgi ve araştırmada hangi dereceye varmış olursa olsun, müctehid olmayan herkes için kullanmışlardır, yoksa bizim burada kasdettiğimiz, ilim talibi olmayanlar değildir.

Binâenaleyh İbn Hazm (v. 457)/ın demek istediği şudur: Fakih imamların fıkhı, şeriattan ma’duddur ve onların delillerini bilmemiz şart değildir. Çünkü onların delil ya bizim anlayamadığımız incelikte olduğu veya bize ulaşmadığı veyahutta biz muttali olamadığımız için, bizim tarafımızdan anlaşamayabilir. Vallâhu a’lem.(Muhammed Avvame İmamların Fikhi İhtilaflarında hadislerin rolü(sf.66) Kayıhan y.)

Bu sözlerden çıkardığımız mana şudur. Zahirler veya Ehli Sunnet cemaatının diğer müctehidleri arasındaki ihtilaflar ilmidir. Ancak ehli olanları ilgilendirir avamın bu konuda söz söyleme yetkisi yoktur.

Bize düşen Dört mezheb imamızın görüşlerinden istifade ederek Dinimizi halisane bir şekilde yaşayıp, Müslüman olarak ölmektir. Allah’ın rahmeti berketi alimlerimizin ve onlara güzellikle tabi olanların üzerine olsun amin. Seyfulİslam Çapanoğlu. 11/10/2017 Çarşamba 21. Muharrem 1439 Çarşamba.

Tevessüm siteleri

Hepsi aynı çatı altında; istediğinize tek tıkla geçin.