İslam’ın beş emniyetinin kaybolduğu, müslümanların sahih akideden bir bir ayrıldığı, zalimin adil, yalancının sadık, adî’nin aziz görüldüğü şu karanlık modern cahiliyye çağında en çok istismar edilen alan hiç kuşkusuz tekfir hukuku ve davet usuludur.
Bilgi ana kaynaktan uzak mecralardan edinilince hem katışıksız olma vasfını yitirir hem de etkisini kaybeder. Yüce islam dini hakkında malumatı hem uzak kaynaklardan hem de hayatına göre elde edenlerin anlamadığı, bazen çarpıttığı hususları açıklığa kavuşturma vazifesi kime düşerse düşsün yapacağı iş, ana kaynaktan meseleyi açıklamak olmalıdır.
İnşallah mesele hakkında doğru anlayışı bizzat kitaptan dolayısıyla tefsirden aktaracağız. Çünkü kuranı kerimi kendi görüşü ile almak(tefsir etmek) oldukça tehlikelidir. Nebi a.s’ın bu husustaki tehditleri açıktır.
Kim bilgisi olmadığı halde Kur'an'la ilgili söz söylerse / Kur'an'ı tefsir ederse, ateşteki / cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Tirmizî tefsir 1)
Tarih boyunca İslam cemaatleri arasında farklı ve aykırı görüşler varolmuştur. Bu farklılıklar hak üzere olan bir yapıda ise ekseriyetle ameli hususlarda veya Şari tealanın izin verdiği/müsaade ettiği alanlarda cereyan etmiştir. Buna örnek olarak selef arasındaki namazın terkinin hükmündeki ihtilaf ve namazın kılınışına dair ihtilaflar verilebilir. Ancak hak olan cemaat arasında itikadın asılları konusunda ihtilaf olmamıştır. Bu konuda farklı bir fikir ortaya koyan müctehid dahi olsa bunun icmaya aykırı bir hata olduğu beyan edilmiştir. Muteber bir görüş gibi, kendisi ile amel edilir bir tarzda kaynaklarımızda aktarılmamıştır.
İtikada taalluk eden ihtilaflar itikadi mezhepler veya sapık/bidat ehli mezhepler başlığı altında incelenebilir. Kaderiye, cebriyye, mutezile, mercie vb mezheplerin inançları hak cemaat içinde meşru bir ihtilaf gibi sunulmamıştır.
Batının karşısında yenilgi psikolojisine kapılmış olanlar onları taklid ederken sapkın fikirlerinden olan ‘’tolerans’’ anlayışını islama hoşgörü adı altında sokuşturmak istemektedirler. İslamın asli vasfı olan nehyi anil münker, vela bera anlayışı, masiyete karşı kalp, dil, el ile tepki vermeyi yerle bir eden bu sapkın fikir islamla asla bağdaştırılamaz.
Sapla samanı karıştıranlar, meşru ihtilaf ile yasak olan alanlardaki ihitlafı birbirine katanlar; ortaya sağı solu sınırları belli olmayan, dostu düşmanı belirsiz, bulanık bir yol koymak istemektedirler. Halbuki islam insanlık tarihi boyunca hep bölücü, ayrıştırıcı olmuştur. Tevhid ile şirk, iman ile küfür her zaman iki taraf olmuştur asla uzlaşması olmayan…
Evet, Bu kafası karışık veya kalbi bulanıklar Kitabı kerimin ihtilaf etmeyin emirlerini masiyete karşı tepkisiz kalın, ihtilaf etmeyin olarak anlayıp, bu münkerdir, bu küfürdür, bu şirktir, bu müşriktir, şu kafirdir nitelemelerine; Sizler ihtilaf çıkartıyorsunuz, sert davranıyorsunuz gibi tepkiler vermekteler. Halbuki masiyet ehline demeleri gerekmiyor muydu, sizler masiyetler, şirk ve küfür amelleri ortaya koyarak hakka ve hak ehline ihtilaf ediyorsunuz diye!
Sözü çok uzatmadan şu tasnif ile konuya geçmek istiyorum!
Ehli toleransın şöyle itirazı var!
Tekfir kadının işidir. Biz davetçiyiz. Eğer kafir ve müşrik diye isimlendirirsek yani böylece sert davranırsak etrafımızdakiler dağılıp gider. Biz islam ümmeti olarak bir olmalıyız. Birliğimizi bozacak ve bizi zayıflatacak durumlardan uzak durmalıyız. Çünkü bu yolda karıncaya bile ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla küfür ameli ve inancı ortaya koyan biri olsa da ona kafir ve müşrik denilmemeli. Denilirse kaybederiz.
Bu hakka benzeyen, şeytanın sinsi sağ oyunlarından olan itiraza Kuranı kerimden birkaç yönle şöyle cevap veririz!
HAK ALLAH’IN C.C DEDİĞİDİR,ONDAN GELENDİR VE BİRDİR. CEMAAT HAKKA İSABET EDENDİR. BİR KİŞİ BİLE OLSA. ÇOKLUK GÜÇLÜLÜK, DOĞRULUK VE ZAFER GARANTİSİ DEĞİLDİR.
HAK ALLAHIN DEDİĞİDİR VE AZINLIKTIR.
Hak Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma. Bakara 147. Ayet
“–Ümmetim, yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası kurtulacaktır.” buyurmuştu.
“–Yâ Rasûlâllah! O kurtulan fırka, hangi fırka olacaktır?” Efendimiz (s.a.s.):
“–Benim ve ashâbımın takip ettiği yolu izleyenler…”
Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17.
Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zannederler, onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar. Enam 116. Ayet
Razi rh.a, bu ayet tefsirinde; Bil ki Allahü teâlâ, kâfirlerin şüphelerine cevap verip, sonra da Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu delillerle açıklayınca bu şüphelerin zail olmasından ve hüccetlerin ortaya çıkmasından sonra, aklı olanın, cahillerin sözlerine iltifat etmemesi ve onların yalan yanlış sözleri sebebi ile kalelerinin ve akıllarının karışmaması gerektiğini beyan ederek, "Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar" buyurmuştur. İşte bu ifade, yeryüzündeki insanların çoğunun dalâlette olduklarını gösterir. Çünkü başkasını saptıranda, mutlaka bir sapıklığın (dalâletin) bulunması gerekir.
Cemaat hak üzere olandır!
Abdullah ibn Mesu'd'a denildi ki:
"Cemaate karsi nasil yapalim?"
Bana dedi ki:
"Ey Amr ibn Meymun, cemaatin (insanlarin) cogu cemaatten ayrildilar.
Cemaat Allah'a itaate uygun olandir, tek basina olsan bile"
Imam Lalekai, Serhu Usuli itikadi Ehli Sunne ve Cemaa
Nitekim İbrahim a.s batılın karşısında tek başına bir ümmet idi.
Şüphesiz İbrahim Allah’a itâatkâr muvahhit bir ümmet idi, müşriklerden değildi. Nahl 120. Ayet
ÇOKLUK DOĞRULUK VE BAŞARI ÖLÇÜSÜ DEĞİLDİR.
Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." Bakara suresi 249. Ayet
İbn kesir; Bunun içindir ki Allah Teâlâ: «Tâlût ile beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri vakit, bizim bugün Câlût ve ordusuna karşı gücümüz yoktur.» Onlar düşmanlarının çokluğundan dolayı düşmanla karşılaşmak için kendilerini az gördüler. Bilginleri ise Allah'ın vaadinin hak öduğunu, zaferin Allah katından olduğunu, sayı ve hazırlığın çokluğuna dayanmadığını söyleyerek onları cesaretlendiriyor: «Nice az topluluk, Allah'ın izniyle pek çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.» diyorlardı.
İmam kurtubi;
‘’ Buhârî'de şöyle bir rivâyet vardır: Ebû'd-Derdâ der ki: Sizler amellerinizle Savaşırsınız. Buhârî, Cihâd 13. Yine Buhârî'de müsned olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu zikredilmiştir: "Sizler zayıflarınızdan başka bir sebeple rızıklanır ve zafere ulaştırılır mı (sanıyorsunuz)?" Buhârî, Cihâd 76; Ebû Dâvûd, Cihâd 70; Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43; Müsned, I, 173; V, 198
Bizim ise amellerimiz fasid, zayıflarımız ihmal edilmiş, sabrımız az, güvenimiz zayıf, takvamız ise yoktur. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:
"Sabrediniz, sabır yarışı yapınız ve nöbet beklesiniz. Allah'tan da korkunuz." (Âl-i İmrân, 3/200);
"Ve yalnız Allah'a tevekkül ediniz" (el-Maide, 5/23);
"Muhakkak Allah takva sahibi olanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir." (en-Nahl, 16/128);
"Allah elbette kendi adinibne yardım edene yardım eder." (el-Hacc, 22/40);
"Bir toplulukla karşılaştığınızda sebat gösteriniz. Allah'ı da çokça anın ki felâha (umduğunuza) kavuşasınız." (el-Enfal, 8/45)
İşte zafere götüren sebepler ve zaferin şartlan bunlardır.’’
Gerçek şu ki, Allah size pek çok yerde ve bu arada Huneyn gününde yardım etmişti. O gün sayıca çokluğunuz sizi gururlandırmış, fakat bu size hiçbir fayda sağlamamıştı. Onca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmiş, sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız. Tevbe 25. Ayet
İmam kurtubi tefsirinde şunları kaydeder;
- Çokluğun Faydası Yoktur:
"Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de..." âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre, oniki bin kişi idiler, onbirbin beşyüz kişi oldukları söylendiği gibi onalti bin kişi oldukları da söylenmiştir. Onlardan kimileri: Bugün sayıca az olduğumuzdan dolayı asla yenik düşmeyiz, demişlerdi. Bu sözleri dolayısıyla ilâhî yardımdan mahrum bırakıldılar. Bunun sonucunda açıkladığımız şekilde işin başında bir bozgun yaşandı ve bu, geri döndükleri zamana kadar devam eni. Sonunda resullerin efendisinin bereketiyle yardım ve zafer müslümanların oldu. İşte yüce Allah bu âyet-i kerimede galibiyetin çoklukla değil, ancak Allah'ın yardımı ile gerçekleşeceğini açıklamaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır.
O halde anlamış olmalısın ki başarı Allahtandır. Allahtan olan başarıyı elde etmek için onun emirlerini çiğnemek ancak ahmak kişinin yapacağı ameldir.
2- TEKFİR’İN SADECE KADIYA HAS OLDUĞUNU SÖYLEMEK İSLAMA İHANETTİR, TAĞUTU REDDETMENİN GEREKLERİNDEN BİRİ EHLİNİ TEKFİR ETMEK VE KÜFÜRDEN BERAAT ETMEKTİR. KAFİRLERE DAVET EDERKEN BATIL OLDUKLARINI,KAFİR VE MÜŞRİK OLDUKLARINI BİLDİRMEK SERT VE KATILIK DEĞİLDİR.
Bu başık altında şunlar işlenecektir.
a- eğer sen kaba ve sert olsaydın ayetini doğru anlamak, bu ayet kafirlerin durumunu bilmeye ve gerektiğinde bildirmeye mani değildir.
b- onların ilahlarına sövmeyin ayetinin doğru anlamak.
c- küfür ameli ortaya koyanlar hakkında Müslümanların ortak ve net duruş sergilemesi allahın emridir. Hainlerin savunuculuğunu yapmamak, münkere karşı gerekli olan tavır.
d- islam galip gelmek için her yolu mübah görmez. Güçlenmek için müşriklere ve tavize ihtiyacımız yoktur.
e- tekfir mahkeme ve kadının işi değil, her mümin üzerinde farz olan bir ilimdir
a- EĞER SEN KABA VE SERT OLSAYDIN AYETİNİ DOĞRU ANLAMAK, BU AYET KAFİRLERİN DURUMUNU BİLMEYE VE GEREKTİĞİNDE BİLDİRMEYE MANİ DEĞİLDİR.
İmam suyuti;
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'ın merhametiyle insanlara karşı yumuşak davrandığı ifade edilmiş, Yüce Allah'ın onu kabalıktan, sertlikten uzak tuttuğu, müminlere yakın, şefkatli ve merhametli kıldığı dile getirilmiştir. Bize anlatılana göre de Tevrat'ta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaba ve katı olmayan, çarşılarda çığırtkanlık yapmayan, yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, aksine şahsına yapılan kötülüğü hoş görüp affeden biri şeklinde anlatılmaktadır."
RAZİ;
Bil ki, Hazret-i Peygamber'in müslümanlara karşı olan yumuşaklığı, O'nun müslümanlara karşı takındığı güzel hlâkından ibarettir. Allahü Teâlâ, "Sana tâbi olan mü'minlere kanadını indir" (Şuarâ. 215); "Sen kolaylık yolunu tut, iyiliği emret Cahillerden yüz çevir" (A'raf, 199); "Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzerindesin" (Kalem, 4) ve "Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız Ona çok ağır ve güç gelir; size çok düşkündür. Mü'minlere karşı pek şefkatli, bağışlayıcıdır" (Tevbe, 128) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de; Allah'a, bir önderin hilmi ve yumuşaklığından daha sevgili olan başka bir hilm yoktur. Yine, Allah'a, bir önderin cehalet ve ahmaklığından daha sevimsiz gelen başka bir cehalet yoktur" buyurmuştur. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlerin imamı olduğuna göre, onların en halimi ve en güzel ahlâklısı olması gerekir.
Allah'ın Şefkatinden Fazla Şefkat Olmaz
Yumuşaklık ve rıfk ancak, Allah'a ait haklardan bir hakkı ihmâle götürmediği zaman caizdir. Fakat böyle bir ihmâle götürür ise caiz değildir. Cenâb-ı Allah, "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı çetin ol" (Tevbe. 73) buyurmuş ve zina haddini (cezasını) uygulama hususunda mü'minlere, "Allah'ın dini hususunda (o zina eden erkek ve kadına) acıyacağınız tutmasın" (Nur. 2) diye emretmiştir.
Burada bir diğer incelik daha bulunmaktadır, o da şudur Allahü teâlâ, bu âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i sertlikten men ederken, "Onlara karşı çetin ol" (Tevbe, 73) âyetinde ona sertliği emretmiştir. Buradaki âyette mü'minlere karşı sert davranmaktan onu nehyetmiş, diğerinde ise kâfirlere karşı sert olmasını emretmiştir. Bu, "Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" (Mâide, 54) ve "Kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler" (Fetih, 29) âyetlerinde ifade edildiği gibidir. Bu sözün izahı şöyledir: İfrat da tefrit de (yani aşırılıklar) zemmolunmuştur, fazilet bu ikisi ortasında olandadır. Bundan dolayı sert davranma bazan emredilmiş, bazan nehyedilmiştir. Bu ancak, ifrat ve tefritten uzaklaşmak için olur ve geriye sırat-ı müstakim olan orta yol kalır, İşte bu sıradan dolayı Hak teâlâ, "Böylece siz (Ümmet-i Muhammed'i) vasat (mutedil) bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) buyurarak, orta yolu methetmiştir.
Bu açıklama akleden bir insan için yeterli bir açıklamadır. Nebi a.s şahsına karşı işenen kusurlarda affedici olmuştur ancak allahın dinine karşı yapılanlarda hakkını vermedikçe öfkesi dinmezdi!
İmam razinin belirttiği gibi yumuşak ahlaklı olmak nebinin kendisine verilen ayetleri beyan etmesine mani olmadı, cihat etmekten, hadleri uygulamaktan geri bırakmadı. Kafirler hakkında inen aşağılayıcı ayetleri birbir onlara haykırdı. S.a.v
Birkaç örnek ayet;
Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Tevbe 28. Ayet
Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. Furkan 44. Ayet
De ki: Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Kafirun 1-2
tebbet suresi ki amcası hakkında nazil olmuştur delil olarak yeter. Acaba nebi kendisinin öz amcası hakkında inen ayetleri söylerken birileri bu olayı nasıl değerlendiriyor!
AYRICA FASIKLARI MÜNAFIKLARI KAFİRLERİ SAVUNUP SERT DAVRANMAYIN MUĞALATASINA SAPANLAR MÜMİNLERİN KALPLERİNİ KIRMADA GÖZ KIRPMIYORLAR. SERT YUMUŞAK DAVRANMAK VE GÜZEL AHLAKLA İLGİLİ OLSAYDI BUNU ÖNCE MÜMİNLERE KARŞI YAPARLARDI. ANCAK KURANDA MÜMİNLERİN VASFININ TERSİNE BUNLAR MÜMİNLERE KARŞI SERT KAFİRLERE KARŞI YUMUŞAK DAVRANIYORLAR. ALLAH KALPLERİNDEKİNİ EN İYİ BİLENDİR.
A2- ONLARIN İLAHLARINA SÖVMEYİN AYETİNİN DOĞRU ANLAMAK
"Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgi sizce, düşmanca Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir." Enam 108
Bu ayet müşrik ve kafirlerin Allaha ve islam şiarlarına kötü söz söyleyeceği vakit söz konusu edilebilir. Seddi zerai babında anlaşılmıştır. Çünkü ilahlarının cansız taş toprak akılsız faydasız olduğunu söylemek aşağılamak için fazlasıyla yeterlidir.
Sebebi nüzulüne baktığımzıda meseleyi daha doğru anlamış oluruz.
Suyuti;
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor: Ebû Tâlib vefat edeceği zaman Kureyşliler:
“Yürüyün şu adamın yanına girelim ve kardeşinin oğlunun bize sataşmasını yasaklamasını isteyelim. Çünkü bizler, onun ölümünden sonra yeğenini öldürmekten utanırız. Çünkü Araplar diyeceklerdir ki: Onu öldürmelerine Ebû Tâlib engel oluyordu. O ölünce yeğenini öldürdüler. Ebû Süfyan, Ebû Cehil, Nadr b. el-Hâris, Umeyye b. Halef, Ubey b. Halef, Ukbe b. Ebî Muayt, Amr b. el-Âs ve Esved b. el-Bahterî bir araya gelip "Muttalib" isimli birini Ebu Tâlib'e göndererek, kendisini ziyaret için ondan izin istediler. Adam Ebû Tâlib'in yanına varıp ona:
“Bunlar kavminin ileri gelenleridir. Senin yanına gelmek istiyorlar" deyince, Ebû Tâlib gelmelerine izin verdi. İçeri girdiler ve ona dediler ki:
“Ey Ebû Tâlib, sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Muhammed, bize de, ilahlarımıza da eziyet etti. Onu çağırıp bizim ilahlarımıza sataşmaktan vaz geçmesini, bizim de onu, ilahı ile başbaşa bırakmamızı emretmeni istiyoruz." Bunun üzerine Ebû Tâlib Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) çağirdl. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince, Ebû Tâlib Ona:
“Bunlar senin kavmin ve amcalarının oğullarıdır" dedi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne istiyorlar?" diye sorunca, onlar:
“Senin, bizi ve ilahlarımızı bırakmanı, bizim de seni ve ilahını bırakmamızı istiyoruz" cevabını verdiler. Ebû Tâlib, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kavmin sana insaflı davrandı. Onların bu tekliflerini kabul et" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Söyleyin bana, eğer ben, bu teklifinizi kabul edeceğime dair size söz verecek olsam sizler de, söylediğiniz takdirde Araplara hakim olacağınız ve Arap olmayanları da haraç alarak boyun eğdireceğiniz bir sözü söyleyeceğinize dair bana söz verir misiniz?" buyurdu. Ebû Cehil dedi ki:
“Baban hakkı için evet söyleriz ve onun on mislini de söyleriz. O söz nedir?" Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“La ilâhe illallah, deyin" buyurunca, müşrikler bunu kabul etmeyip yüzlerini astılar. Ebû Tâlib:
“Ey yeğenim, onun dışında başka bir söz söyle. Çünkü kavmin bu sözden tedirgin oldu" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey amca, onlar' Güneş'i getirip sağ elime koysalar, yine de ben bunun dışında bir söz söylemem" buyurdu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu söyleyerek müşriklerin beklentilerinden vazgeçip ümide kapılmamalarını istedi. Fakat onlar öfkelendiler ve:
“Ya ilahlarımıza sövmekten vazgeçersin veya biz de sana ve sana emir gönderene söveriz" dediler.
Bunun üzerine, "Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini cazip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir" âyeti nazil oldu.
İmam kurtubi;
- Bu Âyetin Hükmü:
İlim adamları derler ki: Bu âyetin hükmü, durum ne olursa olsun bu ümmet üzerinde bakidir. Kâfir, ne vakit kendisini koruyabilecek güce sahip olup da İslâm'a yahut Peygambere veya yüce Allah'a söveceğinden korkulacak olursa, müslüman kimsenin onların haçlarına, dinlerine, kiliselerine sövmesi helal olmadığı gibi, bu sövme sonucunu getirecek herhangi bir işe kalkışması da helal değildir. Çünkü böyle bir iş, masiyete itmek ayarındadır. Putlar akıl sahibi varlıklar olmadıkları halde-akıl sahibi varlıklar için kullanılan'nın onlar hakkında kullanılması kâfirlerin putları hakkındaki inançları nazarı itibara alındığından dolayıdır.
İmamın ifadesini iyice belle. Eğer böyle bir durum varsa… zira sahabe efendilerimizin müşriklerin ilahlarına sövdüğü, kırdığı malumdur.
Razi’nin rh.a ifadesi konuyu yeterince aydınlatır;
Putlara Hakaret Makbul Sayılmalı İken Neden Yasaklandı?
Bir kimse şöyle diyebilir: Putları tenkit edip alaya almak, tâat olan amellerin başlıcalarındandır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın bundan vazgeçirmesi, ne derece mâkul, olabilir?
Cevap: Bu, tenkit edip alaya almak, her ne kadar tâat ise de, ancak ne var ki bu, çirkin olan büyük bir şeyi gerektirecek bir tarzda vaki-olunca, ondan sakınmak vacib olur. İşte buradaki durum da böyledir. Çünkü o putları tenkit edip alaya almak, kâfirlerin hem Allah'ı, hem de O'nun Resulünü tenkit edip alaya almaya, beyinsizlik ve sefihtik kapısını açmaya, onların dini kabulden nefret etmelerine ve onların kalplerine kin ve kızgınlık sokmaya ve böylece hiddetlenmelerine yol açar. İşte bütün bu hoş olmayan şeylere yol açtığından, onlara sövme yasaklanmıştır.
Nebi a.s davetine bir örnek;
Utbe b. Rebîa Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ey kardeşimin oğlu! Sen aramızda bildiğin (gibi değerli bir) konumdasın. Ama kavmine öyle bir şey getirdin ki bununla onların birliğini bozdun, akıllılarını aptallıkla suçladın, ilâhlarını ve dinlerini kötüledin ve babalarını tekfir ettin. Şimdi beni dinle sana bir takım tekliflerde bulunacağım...” demişti …
ibn hişam
C- KÜFÜR AMELİ veya MASİYET ORTAYA KOYANLAR HAKKINDA MÜSLÜMANLARIN ORTAK VE NET DURUŞ SERGİLEMESİ ALLAHIN EMRİDİR. HAİNLERİN SAVUNUCULUĞUNU YAPMAMAK, MÜNKERE KARŞI GEREKLİ OLAN TAVIR.
Öncelikle yazıyı uzatmamak için şu özetleri geçeyim.
a- cumartesi yasağını çiğneyenlerin (ashabı sebt) kıssasını oku. Göreceksinki helak olan topluluktan biri yasağı çiğneyenler ikincisi yasağı çiğnememekle beraber onlara tepki koymayan ve onlarla beraber oturup kalkanlar olmuştur.
b- salih a.s devesini kesen 9 kişi olduğu halde bütün kavim helak edildi. Çünkü buna razı oldular. Bakınız araf 77-79 tefsiri razi ve said havva rh.a
c- İbn Mesûd (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: " Kim bir topluluğun amelinden hoşnut olursa, o kimse onlardan olmuş olur. Her kim de, bir grubun sayısını, (kalabalığını) çoğaltırsa, o da onlardan olmuş olur." İbn kesir
Nisâ, 105.. Ayet: Şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma.
Nisâ, 106.. Ayet: Ve Allah'tan bağışlanma dile. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Nisâ, 107.. Ayet: Kendi nefislerine ihanet edenleri savunma. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez.
Ayetin Sebebi Nuzulu Özetle.
Ebû Ta'me adında bir adam zırh çalıyor. Bunu zırh sahibi sahabe tespit ediyor ve Nebi a.s'a şikayet ediyor.
Bu hırsızın sülalesi de peygambere gelip hırsızlık yapmadıklarını, kendilerine iftira atıldığını, zırhı calanin bir yahudi olduğunu söylediler. Ve peygamberin kendilerine arka çıkıp temize çıkarmasını istediler. Nebi a.s buna meyletti. Ayet inene kadar.
Bunun hakkında söylenecek söz ve alınacak nasihat çok ancak Fahreddin er razı rh.a tefsirinden bir alıntı vereceğim.
*Hyanet Edenlere Yardımcı Olunmaz
Bil ki âyette çok şiddetli bir tehdit vardır. Bu böyledir, zira Hazret-i Peygamber'in gönlü, bir nebze dahi olsa Tu'me'nin tarafına meyledip, Tu'me de Allah'ın ilm-i ezelîsinde fasık olunca, Allahü teâlâ, işte günahkâra bu kadarcık yardım etmeden dolayı, peygamberini azarlamıştır. Binaenaleyh, zâlimin zulmünü bilip de, sonra bu zulmünde ona yardımcı olan, üstelik bir de onu buna sevk edip, bu hususta onu iyice teşvik edenin hali kimbilir nice olur ?"
Kurtubi
Münafıkları Savunmak Yasaktır;
İlim adamları der ki: Bir topluluğun münafıklığı müslümanlar eşrafından açıkça bilindiği takdirde, müslümanlar ……… himaye etmek ve savunmak üzere tartışmaya girmemesi gerekir. Çünkü böyle bir durum Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde meydana gelmişti. İşte onlar hakkında yüce Allah'ın:
"Hainlerin savunucusu olma" âyeti ile:
"Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma" (en-Nisâ’ 4/107) âyetleri nâzil olmuştur.
Nisâ, 88. Ayet: Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.
Nisâ, 89. Ayet: Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.
Olay özetle şöyle; Sahabe şu insanlar hakkında ihtilaf ettiler. Bazıları dediler ki bunlar lailaheillallah dedikleri halde nasıl onları kâfir görelim. Bir kısımda onların kâfir olduğu ve öldürülmesi gerektiğini söylediler.
Hakkında ihtilaf edilen kesim;
A- Bir takım insanlar lailaheillallah dedikleri halde hicret etmediler. Ticari işleri gereği mekkeden çıkmak icap edince bize.muslumanlar birşey yapmaz çünkü biz müslüman olduk dediler.
Yani hicret etmeyen kişiler.
B- Uhud savaşında müslümanları terk eden grup. Yani savaşmayanlar.
C- sıcaklık hastalık vb şeyleri bahane ederek Medine'ye geldikleri halde geri kavimlerine dönen insanlar.
Allah rızası için kulak ver!
Razi tefsiri
Bil ki hicret bazan küfür diyarından imân diyarına, bazan da kâfirlere yakışan amellerden, müslümaha yakışan amellere geçmek suretiyle olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Gerçek muhacir, Allah'ın nehyettiği işleri bırakan kimsedir" buyurmuştur. Muhakkik alimler, "Allah yolunda hicret, O'nun emirlerini bırakmamaktan ve nehyettiği şeyleri bırakmaktan ibarettir" demişlerdir. Bütün bu manalar muteber olduğuna göre, Cenâb-ı Allah bunların hepsini kapsayacak umûmî bir ifade kullanarak, "Allah yolunda hicret edinceye kadar" buyurmuştur. Zira Allahü teâlâ, burada, "küfürden hicret edinceye kadar" dememiş, aksine "Allah yolunda hicret edinceye kadar" buyurmuştur ki bu ifadeye, hem küfür diyarından hicret etme, hem de küfrün alameti sayılan şeyleri bırakma girer. Sonra Cenâb-ı Hak, sadece hicret etmeyi zikretmemiş, onun Allah yolunda olması kaydını koymuştur. Çünkü çoğu zaman gerek küfür diyarından İslâm diyarına, gerekse küfür şiarından İslâm şiarına geçmek, dünyevi maksatlar ile olur. Halbuki hicret nazar-ı dikkate alınan şey, onun Allah'ın emri olduğu için yapılmış olmasıdır.
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Onlar küfür izhar etseler de, Allah onları münafık diye isimlendirmiştir, çünkü onlar, daha önce üzerinde bulundukları sıfat ile vasfedilmişlerdir. Âyetteki "iki grup" tabirinden murad, daha önce beyan etmiş olduğumuz şu husustur: Bir grup müslüman, o münafıklara meylediyor, onları savunuyor ve onları dost biliyor; bir diğer grup ise, onlardan uzaklaşıyor ve onlara düşmanca davranıyorlardı. Bundan dolayı müslümanların bu hususta bölünmeleri yasaklanıp ondan uzaklaşmak, teberri etmek ve onların kâfir olduklarını söylemek suretiyle tek görüş üzere bulunmaları emredilmiştir. Allah en iyi bilendir.
. Bu ifadenin takdiri, "Size ne oldu da, siz münafıklar hakkında iki grup oldunuz?" şeklindedir. Bu, inkâr gayesiyle gelmiş bir istifhamdır ve "Onların küfür ve nifaklarının delilleri apaçık ortada iken, bu hususta ihtilâf etmeyip, aksine onların Küfürlerine kat'î olarak hükmetmeniz gerekirken, siz niçin onların küfrü hususunda ihtilâf ediyorsunuz?" anlamındadır.
İkinci Mesele
Âyetin manası şudur: "Allahü Teâlâ onları, kazanmış oldukları, nifak üzerinde iken, ortaya koymuş oldukları, irtidâdlarından dolayı, hor ve hakîr olmak, esir alınmak ve öldürülmek gibi, kâfirlere tatbik edilen hükümlere döndermiş, havale etmiştir... Çünkü münafık, zahiren şehadeteyne tutunduğu yani Allah'ın birliğini ve Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini kabul ettiği müddetçe onu öldüremeyiz. Ama küfrünü açıkça ortaya koyduğu zaman, Allahü teâlâ ona, kâfirlere tatbik etmiş olduğu hükümleri tatbik eder.
ALLAH İÇİN SORUYORUM YUKARIDAKİ ÜÇ GRUBUN YAPTIĞIMI BÜYÜK BİR İŞ YOKSA TAĞUTLARA KULLUK ETMEYE DEVAM EDEN, KURUMLARDA HİZMET EDEN, EĞİTİM ADI ALTINDA PUTPEREST TAPINAKLARINA EVLATLARINI TESLİM EDEN, ORDUSUNDA BULUNAN, VEKİL TAYİN EDENLERİN YAPTIKLARI MI BÜYÜK BİR CÜRÜMDÜR.
NEBİ A.S DÖNEMİNDE MÜNAFIK DİYE İSİMLENENLER ZAHİREN İSLAMA MUHALİF DAVRANIŞTA BULUNMAMIŞLARDIR YANİ BAZEN LAT MENATA TAPIP VEYA EBU CEHİL SAFLARINDA SAVAŞIP BAZEN NAMAZ KILMIŞ DEĞİLLERDİR.
D- İSLAM GALİP GELMEK İÇİN HER YOLU MÜBAH GÖRMEZ. GÜÇLENMEK İÇİN MÜŞRİKLERE VE TAVİZE İHTİYACIMIZ YOKTUR.
23- Cihadda Müşriklerden Yardım Alınmaz
13154 (1)- Hz. Aişe bildiriyor: Bir adam Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arkasından gidip: "Seninle birlikte bir şeyler elde etmek için peşinden gelmekteyim" dedi. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): ''Sen, Allah'a ve Resulü!ne iman ediyor musun?'' diye sorunca, adam: "Hayır" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): ''Biz müşrik kişiden yardım almayız'' buyurdu. İkinci defa da kendisine: ''Sen, Allah'a ve Resulüine iman ediyor musun?" diye sorunca, adam: "Evet" karşılığını verdi ve Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ardından gitti. Imam ahmed musned
Diğer tahric: Müslim, cihad 3/1449 (1817), Ebu Davud, cihad 3/75 (2732), Tirmizi4/127 (1558, "hasen garib), İbn Mace 2/945 (2832) ve Darimi 2/305 (2497) rivayet ettiler.
ubeyb b. Abdurrahman’dan o da babasından o da dedesinden şöyle dediği rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi Vesellem, bir gazveye çıkmak isterken Müslüman olmadığımız halde kavmimden bir adam ile ben ona gelip şöyle dedik: Biz kendileri ile birlikte şahit olmadığımız bir hususa kavmimizin şahit olmasından mahcup oluyoruz. Rasul SallAllah’u Aleyhi Vesellem şöyle dedi: أو أسلمتما “Siz, ikiniz Müslüman oldunuz mu?” Biz; Hayır, dedik. Dedi ki; فلا نستعين بالمشركين على المشركين “Biz müşriklere karşı müşriklerden yardım almayız.” Bunun üzerine biz Müslüman olup onunla birlikte savaşa çıktık. Ahmed müsned
Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız. Nesai
Meselemiz islami cihadda kafirlerle olan hukuku izah etmek değildir. Elbette müşriklerin Müslümanların safında savaşması uzun ve geniş bir konu. Bu konuda bu delilleri aktarmamın sebebi islam ne olursa olsun başarıyı elde etmeliyim demez. İslam kendi esaslarına göre başarıyı el eder. Çünkü başarı bütünü ile allahtandır.
E- TEKFİR MAHKEME VE KADININ İŞİ DEĞİL, HER MÜMİN ÜZERİNDE FARZ OLAN BİR İLİMDİR.
Bu başık altında tekfirin ahkamını izah edecek değilim. Bütün peygamberlerin davetinin küfürden içtinap etmek ve allaha iman etmek olduğu malum. Lailaheillallah şartları içinde Allahtan başka mabudları reddetmek olduğu da.
İbrahim as bu konuda en güzel örnek;
Sizin için İbrahim’de ve onunla birlikte olan (müminlerde/resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizden ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah’a iman edinceye kadar, ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.” İbrahim’in babasına söylediği: “Senin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim. (Ama) Allah’a karşı sana hiçbir faydam olmaz.” sözü müstesna. Rabbimiz! Yalnızca sana tevekkül ettik, yalnızca sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnızca sanadır. (60/Mümtehine, 4)
Ayet-i kerime, her müminin uymak zorunda olduğu (16/Nahl, 123), yüz çevirenin sefih/kıt akıllı kabul edildiği (2/Bakara, 130), yolların en mustakimi olan, İbrahim’in (as) yolunu ve milletini tefsir etmektedir. İbrahim’in yolu:
a. Müşriklerden berî olmaktır. Çünkü şirki var eden ve onu fiiliyata döken müşriktir.
b. Allah’ın dışında ibadet ettikleri putlardan ve tağutlardan berî olmaktır. Ki “berî olmak” o fiili yapmamak ve fiilin sahibine bilinçli, imani bir tavır göstermeyi ifade eder.
c. Şirk ehlini tanımamak, reddetmek ve onların küfrüne hükmetmektir.
d. Dini Allah’a halis kılarak, ortak koşmaksızın, bir olan Allah’a iman edinceye dek kâfirlere düşmanlık etmek ve kin beslemektir.
Bu meseleyi faruk Furkan hocanın yazısına havale ediyorum;
Formun Üstü
KÂFİRİ TEKFİR ETMEYEN VEYA ONUN KÜFRÜNDEN ŞÜPHE EDEN KÂFİR OLUR
بسم الله الرحمن الرحيم
Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…
من لم يكفر الكافر أو شك في كفره فقد كفر
Şerhini yapacağımız bu kural tekfir kaidelerinin sonuncusudur.[1] Bir önceki bölümde şer‘î bir gerekçeye dayanmaksızın müslümanı tekfir etmenin ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan bahsetmiştik. Bu bölümde ise açıkça küfre düşen kimseleri tekfir etmemenin ne denli büyük bir yanlış olduğundan bahsetmeye çalışacağız.
Malum olduğu üzere dinimiz bizlere her şeyi yerli yerine koymayı emretmiştir. Bir şeyi hak ettiği yerden başka bir yere koymanın adı İslam’da zulümdür. Zulüm ise Allah tarafından sevilmeyen bir davranıştır. Allah bir insana Müslüman hükmünü vermişse, bizim o insana başka bir isim takmamız ona karşı yapılmış bir zulümdür. Aynı şekilde Allah bir insana kâfir hükmü vermişse, bizim kalkıp o insanı başka bir isimle tesmiye etmemizde zulüm kapsamına girmektedir. Bu nedenle varlıkları Allah’ın isimlendirdiği şekilde isimlendirmemiz bizlerin temel vasfı olmalıdır. Her hak sahibine hakkını vermeli ve asla insanları hak etmedikleri isimlerle isimlendirmemeliyiz. Aksi halde hem onlara hem de kendimize haksızlık etmiş oluruz.
“Kâfiri tekfir etmeyen veya onun küfründen şüphe eden kâfir olur” şeklinde zikrettiğimiz bu kaide, şer‘î delillerin ortaya koyduğu sahih bir kaidedir. Şimdi bu kaidenin delillerini zikredelim.
1-) Rabbimiz şöyle buyurur:
“Deki, ey kâfirler!” (Kâfirun, 1)
Bu ayeti kerimede Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e kâfirleri küfürleri ile vasıflandırmasını emretmiştir. Aslı itibarı ile buradaki hitabın muhatapları Mekkeli müşrikleredir. Allah celle celâluhu, peygamberi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e “De ki ey Kureyşliler!” veya “De ki ey Mekkeliler” demesini emretmemiş, aksine onlara hak ettikleri küfür vasfı ile hitap etmesini emir buyurmuştur. Usul ilminde bilindiği üzere aksi bir karine olmadığı sürece emirler farziyet ifade eder, burada da aksini ifade eden bir karine yoktur. Dolayısıyla Hz. Peygamberin onlara bu şekilde hitap etmesi farz olmuştur.
Yine usul ilminde bilindiğine göre tahsis ifade eden bir karine olmadığı sürece Rasûlullah’a hitap aynı zamanda ümmetine de hitaptır. Yani O, ne ile mükellef ise ümmeti de aynı şeyle mükelleftir. Ancak Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e has olduğu bildirilen şeyler bundan müstesnadır. Burada da tahsis ifade eden bir şey olmadığına göre ümmetinin de bu emre dâhil olduğu kesinleşmiş olur.
Ayet-i kerimenin Arapça metninde yer alan “gul” lafzı Türkçede “söyle, bildir, haykır, ilan et” gibi manalara gelmektedir. Yani onların “kâfir” olduklarını de, bildir, söyle, ilan et” demektir. Allah’ın Rasûlü’de bu emri yerine getirmiş ve Mekkeli müşriklere bu ifadelerle hitap etmiştir.
Hatırlanacağı üzere kitabın giriş bölümlerinde Utbe b. Rebîa ile Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştik. Olay şu şekildeydi:
Utbe b. Rebîa Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ey kardeşimin oğlu! Sen aramızda bildiğin (gibi değerli bir) konumdasın. Ama kavmine öyle bir şey getirdin ki bununla onların birliğini bozdun, akıllılarını aptallıkla suçladın, ilâhlarını ve dinlerini kötüledin ve babalarını tekfir ettin. Şimdi beni dinle sana bir takım tekliflerde bulunacağım...” demişti.[2]
Yine, Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olmadan önce Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasında geçen bir konuşmayı aktarmıştık. İbn-i İshak’ın naklettiğine göre olay şu şekilde cereyan etmişti: “Hz. Ebu Bekr, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşır ve ona ‘Ey Muhammed! İlahlarımızı terk ettiğin, akıl(lı)larımızı aptallıkla suçladığın ve babalarımızı tekfir ettiğine dair Kureyş’in söyledikleri doğru mudur?’ der. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de ona bunun doğru olduğunu anlatır…”[3]
Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşıldığına göre Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem daveti esnasında hiçbir taviz vermemiş ve gerek Mekke’nin önde gelenlerini ve gerekse atalarını çok sarih ifadelerle tekfir etmişti. Rasûlullah’ın onları tekfir ettiği o kadar şöhret bulmuştu ki, bu artık dillerden dillere dolaşır olmuştu. Mekke’nin önde gelenleri Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok değerli bir konumda olduğunu kabul etmekle birlikte bu hareketi ona yakıştıramamışlar (!) ve kendilerince onu vazgeçirme çabası içerisine girmişlerdi.
Bu gün bazı çevrelerin “Allah’ın Rasûlü hiç, bir insana kâfir demiş midir?” şeklinde sıkça dile getirdikleri şüphenin cevabını Kâfirûn Suresine ilişkin yapmış olduğumuz değerlendirmeleri ve sonrasında yer alan rivayetleri okuyan değerli okuyucuların insafına bırakıyorum.
2-) Rabbimiz şöyle buyurur:
“Gerçekten İbrahim’de ve beraberindeki müminlerde sizin için çok güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine ‘Biz hem sizden hem de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden uzağız. Biz sizi tekfir ettik.[4] Bir olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir’ demişlerdi.” (Mümtahine, 4)
Burada da bizler için “çok güzel bir örnek” olarak takdim edilen bir peygamberin, tekfiri hak eden kavmine karşı takınmış olduğu tavrı ile karşı karşıyayız. Hem o hem de yanında ki müminler hak ettikleri için onları tekfir etmiş ve bu tavır bize “çok güzel bir örnek” olarak sunulmuştur.
Küfrü kesin olan kimseleri tekfir etmek imanın bir gereğidir. Küfründe iki akıl sahibi insanın dahi ihtilaf etmeyeceği kimseleri tekfir etmede duraksayanlar henüz imanın kendilerinden ne istediğini anlayamamış kimselerdir. İman her hak sahibine hak ettiği hükmü vermeyi gerektirir.
Konumuzun detayına geçmeden önce burada bir hatırlatmada bulunmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Biz “Kâfiri tekfir etmek gereklidir” dediğimizde bununla birilerinin zannettiği gibi insanların yüzlerine karşı sürekli “kâfir, kâfir, kâfir” demeyi kastetmiyoruz. Bu ancak Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi istisnaî durumlarda, şartların gerektirmesi sonucu olabilir. Bizim bu söz ile asıl kastettiğimiz; tekfiri hak eden insanlara karşı bunun gerektirdiği ahkâmı icra edebilmektir. Yani namaz kıldırdıklarında arkalarında namaza durmamak, evlendirecek kızımız olduğunda onlara vermemek, öldüklerinde cenazelerine gitmemek ve benzeri şeylerde Müslümanlara uyguladığımız hükümleri onlara uygulamamaktır. Bu nokta önemlidir; buna dikkat edilmesi gerekir.
Kâfiri Tekfir Etmeyen Kimsenin Küfründeki İllet
Kâfiri tekfir etmemek küfürdür. Said Havva der ki:“Kâfiri tekfir etmeyen ve onun küfründe şüpheye düşen kimse kâfir olur.”[5] Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[6]
Biraz sonra ilim ehlinin bu kaideye ilişkin sözlerini nakledeceğiz. Bu iki imamın sözlerinden de anlaşıldığı üzere küfrü sarih olan bir kâfiri tekfir etmeyen, onun tekfirinde duraksayan ya da şüphe eden kimse onlar gibi küfre girer. Onun küfre girmesinin illeti/gerekçesi ise şudur: Bu kimse varlıkları hak ettikleri isimden başka bir isimle adlandırmış ve eşyaya Allah’ın verdiği hükümden başka bir hüküm vermiştir. Allah ve Rasûlü bir kimse için “Bu kâfirdir” dedikleri halde o böylesi bir kimse için aynı ismi takmayarak Allah’ı ve Rasûlünü yalanlamış olur. Bu ise küfrün ta kendisidir. Abdulmun‘im der ki:
“Kâfiri tekfir etmeyen kimsenin küfre girişinde ki illet, onun, varlıklara şeriatın taktığı isimlerden başka isim takması ve onlara Allah’ın verdiği hükmün hılafına hüküm vermesidir. Şöyle ki; böyle birisi küfrü ve şirki iman, düşmanlığı hak eden kâfir ve müşrikleri de dost edinilmesi vacip olan Müslüman kabul etmiştir. Bu ise o kişinin Allah’ı tenkit etmesi, hükmünü reddetmesi ve-her ne kadar kendisi bunu yalanlama ve inkâr olarak değerlendirmese de- Allah’ın emrettiği şeyleri yalanlayıp inkâr etmesi manasına gelir. Bu hiç kuşku yok ki, açık bir küfür, sarih bir yalanlamadır.”[7]
Evet, Allah’ın kesin olarak kâfir diye adlandırdığı birisini tekfir etmemek Allah’ı yalanlamak demektir. Örneğin birisi “Ben Firavun’a kâfir diyemem” dese bu insan Allah’ın Kur’an’da Firavun’un küfrüne dair indirmiş olduğu ayetleri inkâr etmiş demektir. İşte bunun gibi bu günde tıpkı Firavun misali küfürde önder olmuş kimseleri tekfir etmeyen kimseler Allah’ın Kur’an’da ifade buyurduğu birçok nassı yalanlamış olmaktadır. Her ne kadar kendileri bunu kabul etmese de bu, yalanlamadan başka bir şey değildir.
Âlimlerin Bu Kaidenin Sıhhatine Dair Söylemiş Oldukları Sözler
Burada bazı âlimlerin konuya ilişkin sözlerini nakletmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ta ki bu sayede mesele hakkında şüphesi bulunanların şüpheleri zail olsun.
Araştırmalarımız neticesinde 42 farklı müellifin bu kaideyi kitaplarına yerleştirdiğini ve kaidenin sıhhati üzerinde söz söylediğini gördük. Hatta akaitle alakalı meselelerde âlimlerin icma‘ ettiği hususları kaleme alan Şeyh Velid b. Raşid es-Sueydân “el-İcmau’l-Akdî” adlı eserinde bu kaide üzerinde İslam âlimlerinin icma‘ ettiğini belirtmiştir. Şimdi burada bazı âlimlerin sözlerini naklederek konumuza devam edelim.
Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[8]
Kadı Iyaz bir başka ibaresinde şöyle der: “Biz, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmeyenleri veya onlar hakkında kararsız kalıp duraksayanları ya da şüphe edenleri yahut onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul edenleri tekfir ederiz. Böyleleri-her ne kadar Müslüman olduğunu ortaya koysa, İslam inancını kabul ettiğini söylese ve İslam’ın dışındaki tüm yolların/dinlerin batıl olduğuna inansa da- içindeki inancın hilafını ortaya koyduğu için kâfir olmuş olur.”[9]
İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.”[10]
Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.”[11]
Velid b. Raşid es-Sueydân der ki: “Âlimler kâfir ve müşrikleri tekfir etmeyen, onların küfründen şüphe eden veya onların yollarını doğrulayan kimselerin kâfir olacakları hususunda icma‘ etmişlerdir.”[12]
Abdullah el-Eserî der ki: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimleri muayyen bir müslümanı tekfir etmekten sakınmış ve ilimsizce bir müslümanın tekfirine yönelmenin çok tehlikeli bir iş olduğunu beyan etmişlerdir. Şu kadar var ki, onların bu tavrı şer‘î şartlar çerçevesinde küfrü sabit olan kimselere küfür hükmü vermekten alıkoymamıştır. Şer‘î nasslar küfür ameli işleyen veya küfür sözü söyleyen bir kimsenin tekfir edilebileceğini gösterdiği için onlar Allah ve Rasûlünün tekfir ettiği kimseleri tekfir etmekte asla tereddüt etmemişlerdir. Hatta öyle ki, kâfiri tekfir etmeyi inanç esaslarının temellerinden kabul etmişler ve kâfiri tekfir etmeyenin veya onun küfründe şüphe edenin kâfir olacağına hükmetmişlerdir. Onların kâfir ve müşriklerin tekfirine böylesine ihtimam göstermesi heva ve heveslerinden kaynaklanmamaktadır. Onlar bununla ancak Allah’a kulluğu, velâ ve berâ akidesini yerine getirmeyi amaçlamışlardır…”[13]
Ali b. Nâif der ki: “Yahudi, Hıristiyan ve Putperestler gibi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği dine girmeyen kimselerin kâfir olduğuna inanmak, onları kâfir diye adlandırmak, onların Allah’ın, Rasûlünün ve müminlerin düşmanları, olduğuna ve cehennemde ebedî olarak kalacaklarına inanmak İslam’ın en temel asıllarındandır.”[14]
Yaptığımız bu nakillerden şerhini yapmaya çalıştığımız kaidenin sıhhati ve ulemanın bunun üzerinde ki ittifakı açığa çıkmış oldu.
Bir Uyarı
İzahını yapmaya çalıştığımız bu kaide her kâfiri tekfir etmeyenleri kapsamaz. Her kâfiri tekfir etmeyene bu kaideyi getirip kalkan gibi kullanmak caiz değildir. Nerede bu kaide zikredilse mutlaka bir ayırıma gitmek gerekir. Kimileri vardır ki bir içtihada ya da bir tevile dayanarak tekfirden uzak durur. Kimileri vardır kâfirin küfrünü ve küfrünün niteliğini bilmez, bu nedenle de tekfirlerinden uzak durur. Kimileri de vardır bir engelden dolayı tekfirden sakınır. İşte böylesi ihtimallerden bu kaideyi umumileştirmek doğru değildir.
Bizim bu kaide ile kastettiğimiz; küfrü kesin olan ve küfründe aklıselim iki insanın ihtilaf etmeyeceği kimselerdir. Böylelerini tekfir etmeyenler Kur’an ve Sünnet nasslarını tekzip ettikleri için küfre düşerler. Kimin hali böyle ise bu kaideyi ona hamletmek caiz olur; aksi halde ayırıma gitmek ve konuyu detaylandırmak gerekir.
Burada Şeyh Ebu Hümam el-Eserî’nin zikrettiği şu güzel taksimata yer vermenin faydalı olacağını düşünüyorum. O, “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr” adlı eserinde şöyle der:
“Biz bu meseleyi şu şekilde özetleriz:
- Kim vahyin kâfir addettiklerini tekfir etmezse kâfir olur.
Kim Şeytanı, Firavun’u, Haman’ı, Ebu Leheb’i, Ebu Cehil’i, Ebu Talib’i ve Kur’an ve Sünnette kâfir olduğu belirtilen kimseleri tekfir etmezse vahyi yalanladığı için kâfir olur.
- Kim Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler gibi aslî kâfirleri tekfir etmezse kâfir olur.
Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.” (eş-Şifâ, 846)
- Âlimlerin küfründe icma‘ ettiği kimseleri tekfir etmeyen kâfir olur.
Hafız Sehâvî, İbn-i Mukrî’nin “er-Ravd” adlı eserinin “riddet” bahsinde şöyle dediğini nakleder: “Kim Yahudilerin, Hıristiyanların ve İbn-i Arabî ve taifesinin tekfirinde tereddüt ederse kâfir olur.”
- Şer‘î deliler sonucu insanlardan birisinin kâfir olduğunu gören sonrada onu tekfir etmekte duraksayan kimse kâfirdir.
Ebu Zer‘a er-Râzî der ki: “Kim Kur’an’ın mahlûk olduğunu zannederse yüce Allah’a karşı dinden çıkarıcı bir küfürle kâfir olmuş olur. Anlayış sahibi kimselerden kim de onun küfründe şüphe ederse o da kâfir olur.”[15]
İmam Tâvus, Haccac’ı tekfir eder ve onun kâfir olduğunu söylerdi. Seleften bazıları da onunla aynı görüşteydi.[16] Buna rağmen o, Haccac’ı tekfir etmeyenlere şöyle derdi: “Irak’ta ki kardeşlerimize şaşırıyorum doğrusu! Onlar Haccac’ı “mümin” diye adlandırıyorlar!”[17]
İmam Tâvus Haccac’ı tekfir etmesine rağmen Irak’ta ona Müslüman diyenlere “kardeşlerimiz” diye hitap etmiş ve tekfir ettiği birisine mümin dedi diye karşıyı itham etmemişti. Bunun da nedeni Haccac’ın tekfirinde icma‘ olmamasıydı. Bu noktayı iyi anlamak gerekir. Aksi halde konular birbirine karışır, Müslümanlar birbiri ile anlaşmazlığa düşer.
Yahudi ve Hıristiyanları Tekfir Etmemek
Yaşadığımız dönemin en acı olaylarından birisi de kendisini İslam’a nispet eden bazı çevrelerin “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen, O’na oğul isnat eden ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eden Yahudi ve Hıristiyanlarla inanç birlikteliklerinin (!) olduğunu savunmaları ve onların cennete gireceğini iddia etmeleridir. Bu gerçektende garip bir iddiadır. Tarihte böylesi bir söylemi ortaya atan hiçbir Rabbanî âlim olmamasına rağmen bu çevreler biraz önce atıfta bulunduğumuz garip inancı hararetle savunmakta ve bunun için gece-gündüz demeden çalışmaktadırlar.
Biz burada onların ortaya attıkları bu iddialara cevap verecek değiliz. Ancak onların böylesi bir inanca sahip olmaları kitabımızın konusu olması itibarı ile bizi ilgilendirmektedir. Dolayısıyla burada böylesi bir insanın İslam’a göre hükmünün ne olduğunun izah edilmesi gerekmektedir.
Tarih sayfasına adını kaydetmiş Sünnet ehli âlimlerinin tamamı Yahudi ve Hıristiyanların cehennemlik oldukları hususunda görüş birliği içerisindedirler. Bu noktada içlerinden farklı bir görüş öne süren birisini bilmiyoruz. Durum bu kadar kesin olmasına rağmen bu gün bazı çevreler ümmetin bu ittifakını göz ardı ederek Allah düşmanı olan Yahudi ve Hıristiyanları dost kabul etmekte hatta daha da ileri giderek cennetlik olduklarını bile söyleyebilmektedirler. Bırakın onları tekfir etmemelerini onların cennete gireceklerine inanmaları tehlikenin boyutlarını gözler önüne serme açısından son derece önemlidir. Bu noktada üstte yaptığımız nakillerden bazılarını burada tekrar hatırlatarak Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmemenin insanı dinden çıkaran bir amel olduğunu hatırlatmak isteriz.
Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[18]
İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.”[19]
Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.”[20]
Bu noktada daha birçok nakil zikretmek mümkündür. Ancak buna gerek yoktur; zira ümmetin tamamı bu hususta icma‘ ettiği için bir tek nakil bile meselenin hükmünü belirtme açısından yeterlidir. Bu gün bırakın onları tekfir etmeyi aksine onların cennet ehli insanlar olduğunu savunanlar tüm ulemaya göre kâfir olmuştur. Onların kâfir olmalarının nedeni ise Kur’an ve Sünnette yer alan nassları yalanlamaları ve geçici dünya menfaatleri karşılığında dinin hükümlerini satmalarıdır. Onların bu durumu ilimden birazcık nasibi olanlar için son derece açıktır. Allah’tan böyleleri için hidayet diliyor ve konumuzu burada sonlandırıyoruz.
Faruk Furkan
[1] Buraya kadar zikretmiş olduğumuz tekfir kaidelerini Abdulmun‘im Mustafa et-Tartûsî’nin “Kava‘id fi’t-Tekfîr” adlı eserinden seçtik. Zikretmiş olduğumuz kaideler elbette bunlarla sınırlı değildir. Ancak halkımızın durumu göz önüne alındığında mezkûr kitaptaki kaidelerin hepsinin zikredilmesinin faydalı olmayacağı aşikârdır. Bu nedenle bu kaideleri sekiz ile sınırlandırdık. Dileyen kardeşlerimiz adı geçen kitaba müracaat ederek konu hakkında yeterli bilgiye ulaşabilirler.
[2] “Siyretu İbn-i Hişam”, sf. 293 vd.
[3] “Siyretu İbn-i İshak”, 1/44. ayrıca bkz. “Delailü’n-Nübüvve”, 2/33, 468 nolu haber.
[4] Ayetteki “Kefernâ biküm” ifadesini biz bazı âlimlere ittibaan bu şekilde tercüme ettik.
[5] “el-İslâm”, sf. 122.
[6] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.
[7] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 256.
[8] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.
[9] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 851. (Not: Yaptığımız bu tercüme “eş-Şifâ” adlı eserin elimizde bulunan “Dâru’l-Fayhâ” baskısından değil, başka bir yayınevinin baskısından yapılmıştır; çünkü elimizdeki baskıda bazı yerlerin atlandığı son anda fark edilmiş ve bazı karşılaştırmalar sonucu mevcut baskının hatalı olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle başka baskıdan alıntı yapılmıştır.)
[10] “Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.
[11] “el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32.
[12] “el-İcmau’l-Akdî”, sf. 54. 374. madde.
[13] “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, sf. 129.
[14] “el-Mufassal fi’r-Reddi alâ Şubuhâti A‘dâi’l-İslâm”, sf. 82
[15] “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 11.
[16] Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî, İmam Mücahid ve İmam Şa‘bî bunlardan bazılarıdır.
[17] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 257.
[18] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.
[19] “Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.
[20] “el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32.