Kelam

İhtilaflı Meselelerde Tekfir Yoktur Sözünden Anlaşılması Gerekli Olan Şey Nedir?

İhtilaflı meselelerde tekfir yoktur sözünden anlaşılması gerekli olan şey nedir?

Ehli sünnet uleması küfrü incelerken Kur’an ve Sunnet naslarında geçen açık olan şeylerin inkarında kişiyi küfre götürdüğünden şüphe etmemişlerdir. Küfrün açık olduğu meselelerde zaten ihtilaf olmaz. İhtilaf varsa orada ictihaden sabit olan bir küfür vardır demektir. İctihadi küfür ne demektir? Bunun en bariz örneği namaz kılmayan kimse hakkındaki tartışmalardır. Malum olduğu üzere İmam Ahmed (rh.a) meşhur görüşü namaz kılmayan kimsenin kafir olacağıdır. İbn Kayyim (rh.a) bu meseleyi tek bir risale olarak derlediği “es-Salat ve Hukmu terkuha” “Namaz ve onu terk etmenin Hükmü” adlı eserinde etraflıca ele almıştır. Bu konuda İmam Şafii ve İmam Ahmed arasında geçen şu tartışmayı zikredelim:

“Subkî, "Tabakat'üş-Şâfiiye" adlı kitapta şöyle yazmıştır: "Şafiî ile Ahmed (r.a.) namazı terkeden hakkında tartıştılar. Şafiî Ahmed'e: "Ey Ahmed, namazı terk eden kâfir mi olur diyorsun?" Ahmed: "Evet," dedi. Şafiî: "Peki kâfir olduğu zaman ne ile müslüman olur?" Ahmed: "La ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah ile," der. Şafiî: "Adam bu sözü henüz terk etmiş değil." Ahmed: "Müslüman olduğunu namaz kılmakla gösterir." Şafiî: "Kafirin namazı sahih olmadığına göre onun müslümanlığına hüküm verilemez." deyince, imam Ahmed susmuştur." (Allah ikisine de rahmet eylesin.)

(Seyyid Sabık Fıkhu’s-Sunne (1/111) çev: Ahmet Sarıoğlu & Tayyar Tekin Pınar y. & Seyyid Sabık Fıkhu’s-Sunne (1/114) 2. bsm 1999/1419 Daru’l-Feth li İ’lami’l-Arabi Mısır Kahire & Muhammed Enver Şah el-Keşmiri Sahih-i Buhari Kitabu’l-İman Şerhi (sf/135)çev: Hamza Burak Çicek 2020 İst. Tahkik y)

Bu olay bile başlı başına bizi aydınlatmak için yeterlidir. Yani İmam Şafii asıl itibariyle imam Ahmed’in kafir dediği birine Müslüman ama büyük günah sahibi diyor. İmam Ahmed (rh.a) imam Şafii’yi bu görüşünden dolayı tekfir etmiyor. Çünkü söz konusu tekfir namazı kılmayan kişi ile ilgilidir. Görüş bildiren müctehidle ilgili değil!… Burada bir kaideyi hatırlatmak gerekir “İctihad içtihadı nakz etmez.” Ehil insanların ictihadları kabul edildiği gibi, kişi kendi görüşünde ısrar edebilir. Neticede namazı terk eden şahıs Hanbeli kadılar tarafından yargılanıp küfür sonucu öldürülür ve kafir mezarlığına gömülür.

Bu konuda bir diğer örnekte Rasulullah (s.a.s) söven kişinin durumu ile ilgili alimlerin söylediği sözleridir. Alimlerimiz Rasulullah (s.a.s) söven Müslüman kişinin irtad ettiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Ama bu şahsin tevbeye davet edilmesi veya tevbesinin kabulü noktasında ihtilaf etmişlerdir. Kadi İyad (r.a) Bu konuda “eş-Şifa”adlı eserinde “Hakaret edenden niçin tövbe etmesi istenmez? “ başlığı altında şunları söylemektedir:

Dinden dönen kimseden tövbe etmesi ve benzeri şeyler istendiği gibi, Rasul-i Ekrem’e hakaret eden kimseden de niçin tövbe etmesi istenmiyor, niçin onun kafir olduğuna hükmediliyor ve şahitlerden bu yönde şahitlik etmeleri isteniyor, diye sorulacak olursa…

Bunun cevabı şudur: Biz (Malikiler), Peygamber Efendimiz’e hakaret edeni öldürmek için, her ne kadar onun kafir olduğunu söylesek de; o kimse Kelime-i Tevhid’i söylediği ve Peygamber’e hakaret ettiği konusunda aleyhinde yapılan şahidliği kabul etmediği zaten Allah’ın elçisi’ne hakaret etmeyi doğru bulmadığı, ayrıca böyle bir sözün ağzında hata ve yanlışlıkla çıktığı, bundan dolayı pişman olduğunu söylediği için onun kafir olduğunu kesin bir dille belirtmiyoruz….”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/412) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Kadi İyad (rh.a) bu sözleri akılda tutarak yine onun aktardığı “Tevbe etmesi istenecek mi, kafir mi sayılacak?” başlığı altında söylediklerini aktaralım:

“Rasulullah’a hakaret etmek dinden çıkmayı gerektirdiğine göre, böyle birinden tevbe etmesi istenecek mi, yoksa o kimse kafir mi sayılacaktır?

O kimse Peygamber (a.s)’e hakaret ettiği için mi yoksa kafir olduğu için mi öldürülecektir?

İşte bu konularda alimler ihtilaf etmişlerdir. İnşa Allah bu hususları bu bölümün ikinci kısmında ele alacağız.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/301) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Sonra Kadi iyad (rh.a) İmam Malik (rh.a) şu görüşünü nakleder:

“İmam Malik’in talabesi olan Medine kadısı Ebu’l-Mus’ab el-Kureşi(v. 242/857) ile İmam Malik’in yeğeni İbn Ebi Uveys(v.226/841) şöyle demişlerdir:

“Biz İmam Malik’in şöyle dediğini duyduk: “Kim Rasulullah (s.a.s) söverse veya hakaret ederse yahut ona bir kusur atfederse yahut da bir noksan bulunduğunu iddia ederse, o ister musluman olsun isterse kafir, tevbesi kabul edilmeden öldürülür.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/305) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Bu fetvaların hayata yansımaları şöyledir:

“Maliki Alimi Ebu Muhammed İbn Ebi Zeyd (v. 389/999) bir adamın katline fetva vermiş ve onun tövbesinin kabul edilmeyeceğini söylemiştir. Bu adam Rasul-i Ekrem(s.a.s) özelliklerini (şemailini) konuşan kimselerin yanına gelmiş o sırada yoldan geçen çirkin yüzlü, berbat sakallı birini onlara göstererek “Siz Peygamberin nasıl göründüğünü mü öğrenmek istiyorsunuz, onun görünüşü de sakalı da şu gitmekte olan adama benzerdi.” Demişti.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/308) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Kadi İyad bir başka olayı şöyle aktarır:

“Enduluslu Fakihler, Tuleytılalı fıkıh ilmiyle meşgul olan ibn Hatim’in öldürülüp asılması gerektiğine fetva verdiler. Çünkü onu dinleyenler yaptığı sohbet ve tartışmalar sırasında Rasulullah (s.a.s) kafirler gibi “Ebu Talib’in yetimi” “Haydarın kayınpederi!” diye alaycı bir dille hakaret ettiğini söylemişlerdir.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/310) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

En son şunu kaydedelim:

“Kayrevanlı fakihler ile ünlü Maliki fıkıh alimi Sahnun’un (v.240/854) talebeleri, İbrahim el-Ferazi’nin katline fetva vermişlerdir. İbrahim el-Fezari edebi ve akli ilimlerde söz sahibi bir şair olup Maliki Kadısı Ebu’l-Abbas ibn Talib’in (v.276/889) meclisinde münazara yapmak için bulunanlardan biriydi. Bir defasında Kadı Ebu’l-Abbas İbn Talib’e, İbrahim el-Ferazi’nin Allah Teala ile diğer peygamberlerle ve bizim peygamberimiz Efendimiz ile alay ettiği ve böyle çirkin sözler söylediği anlatıldı. Bunun üzerine Maliki kadısı Ebu’l-Abbas ibni Talib Maliki kadısı Yahya bin Ömer (v.289/902) ile daha başka fıkıh alimlerini yanına çağırdı ve o adamın öldürülüp asılmasına fetva verdi. Bu fetva üzerine onun karnına bıçak sokulup öldürüldü; sonra bir süre baş aşağı asıldı; daha sonra darağacından indirildi ve ateşte yakıldı.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/310) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Rasulullah (s.a.s)açık bir şekilde hakaret eden kimsenin te’vili’de kabul edilmez. Kadi İyad (rh.a) bu konu ile ilgili şunları kaydetmektedir:

… Ahmed ibni Ebi Suleyman’dan bir adam hakkında fetva istediler. Bu adama: “Hayır, Rasulullah hakkı için o mesele öyle değil!” dendiği zaman o adam: “Allah, Rasulullah’a şöyle yapsın, böyle yapsın!” diye hakaret etse; ona: “Ey Allah’ın düşmanı! Sen ne saçmalıyorsun?” denildiğinde de ilk söylediğinden daha ağır hakaret etse, ardından da “ Canım ben Rasulullah derken, peygamberi değil, Allah’ın kullarına musallat ettiği akrebi kastetmiştim” dese, bu adama ne yapılması gerekir? Diye sordular. Ahmed İbni Ebi Suleymani fetva sorana: “Hakimin huzurunda onun aleyhinde şahitlik et! Bende bu konuda seninle ortağım.” dedi ve bu sözüyle de, o adamın öldürülmesine şahitlilik ettiği için, kendisi de bu hususta fetva verdiği için sevaba ortak olacaklarını söylemiş oldu.

Maliki fakihi Habib ibni Rebi’ de “Ben Rasulullah derken akrebi kastetmiştim!” diyen kimse hakkında şunları söylemiştir: “Son derece açık bir sözü te’vil etmeye kalkan bu kimsenin te’vili kabul edilmez. Çünkü o, Allah’ın Rasulu’nu küçümsemiştir; onu yüceltmemiş, ona saygı göstermemiştir. Böylece onun kanının dökülmesi farz olmuştur.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/309) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Malikilerde tevbesi kabul edilmeden öldürülen bu şahısların diğer mezheb alimlerince tevbeleri kabul edilir ve öldürülmez; her ne kadar onlarda da bu konuda ihtilaf varsa da… Şimdi biri kalkıp onlara yani Malikilere “siz musluman birini kafirlikle itham edip, katlettiniz. Bundan dolayı bu küfür size döner” demiş midir?!!! İlmi bilen hiçbir kimse bunu söylememiştir. Çünkü Dinin asıllarının haricinde her konuda ihtilaf olmuştur. Akidesi düzgün her muctehidin yaptığı ictihad kabul edilmiştir. İşte Maliki ulemamızın görüşü de budur. Bırakın tekfir etmeyi adamın tevbesini bile kabul etmemiş hatta kadı oldukları beldelerde bu görüşü uygulamışlardır. Allah onlardan razı olsun. Halbuki Hanifilerin bu tür adamların tevbesinin kabul edileceği ve öldürülmeyeceğine dair fetvaları mevcuttur.

Bir örnek te Hanefi ulemamızdan nakledelim. İmam Azam (rh.a) abdestsiz namaz kılan kimseyi tekfir etmiştir. Onu bu tekfirini Aliyu’l-Kari(rh.a) “Fıkhu’l-Ekber” şerhinde şöyle aktarır; itirazıyla birlikte:

Abdestsiz Olarak Kıbleye Yönelmek.

“Fevz'ün-Necât”da şöyle deniliyor: “Bir kimse, namaz kılmayan kimse ne hoş ne güzeldir” dese kâfir olur. “Fetâvâ-i Suğrâ” ve “el-Cevâhir”de şöyle bir fetva vardır: “Bir kimse abdestsiz olarak cemaatla namaz kılsa kâfir olur.” Burada biraz durmak gerekir. Abdestsiz namaz kılmak Allah'a karşı bir isyandır. Sahibinin kâfir olmaması gerekir. Ancak abdestsiz namaz kılmanın helâl olduğuna inanırsa o zaman kâfir olur. İmameyn'in: “Bile bile kıblenin dışına yönelerek namaz kılan kimse kâfirdir.” sözleri de böyledir. Ancak bu söze, kıblenin dışına yönelmenin caiz olduğu, yahut alay mânasına çekildiği takdirde, kaydını koymak gerekir. Yine bir kimse kıbleyi araştırıp yönünü bulduktan sonra bilerek bu yönü değiştirirse ve başka istikamete doğru namaz kılarsa kâfir olur. Çünkü kıbleyi araştırarak varılan netice kıble hükmündedir. Bu yönü değiştirmek kıbleyi değiştirmek gibidir.

“Tetimme” adlı kitapta şöyle deniliyor. “Bir kimse başkalarına gösteriş için abdestsiz olarak namaz kılarsa kâfir olur.” Yine bir kimse namazı tenbellikten değil de önemsemeyerek terk ederse kâfir olur. “El-Muhît” adlı kitapta şöyle deniliyor: “Bir kimse bile bile kıblenin dışına doğru namaz kılarsa, fakat bu namaz kılışı tesadüfen kıble istikametine uygun düşerse Ebû Hanife'ye göre bu kimse kâfirdir. Fakîh Eb'ul-Leys de aynı görüşü benimsemiştir. Yine bunun gibi bir kimse temiz elbisesi bulunduğu halde pis elbise ile, yahut abdest ve taharete gücü yettiği halde abdestsiz, taharetsiz namaz kılarsa kâfir olur. Yâni bunun helâl olduğunu kabul ederek yaparsa kâfir olur. Böyle bir inanç yoksa bu iş Allah'a karşı, işlenmiş bir günahtır. Böyle bir kimse namazı terk etmiş gibi olur, kâfir olmaz.

“Tetimme” adlı kitapta yine şöyle deniliyor: “Namazı vaktinde kılamayıp bunları topluca kaza eden kimse, topluca kılmasına itiraz eden kimseye: “Borçlu kişinin borcunu alacaklısına topluca ödemesi gerekir.” Cevabını verse kâfir olur. Çünkü ibadete borç adını vermiştir ve Kerîm olan Allah'ı alacaklı yerine koymuştur. Yine bir kimse: “Başımı namaz için yıkamadım” derse bunun küfür olması açık değildir. Ancak bu sözü söyleyen onu alay için söylerse o zaman kâfir olur. Bu, “Namaz bir şey değildir” demenin mânâsıdır.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/327-8) çev: Yunus Vehbi Yavuz Çağrı y)

Yine Hanefi mezhebi içinde bir ihtilaftan bahs ile şu metni aktaralım:

Molla Aliyyü'l-Kari Hülasa sahibine bir reddiye risâlesi yazmıştır. Bununla kesin olarak bilinmiştir ki, "Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)'e dil uzatan kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez." diye Cevhere'ye nisbet edilen ibârenin aslı Cevhere'de mevcud olduğunu farz etsek bile bu bâtıldır. Aslı yoktur. Bununla amel etmek câiz değildir. Yukarıda geçtiği vecihle bir meselede küfrü gerektiren birçok ihtimaller bulunduğu halde küfrü gerektirmeyen zayıf olsa bile yalnız bir ihtimal bulunsa, müftüye lâzım olan küfrü gerektirmeyen ihtimale meyledip onunla fetva vermelidir. Ashab-ı kiramdan birine dil uzatan kimsenin kâfir olmayacağına dair fukahânın icmâsı nakledilmiştir. Buna göre ashab-ı kiramdan birine dil uzatan kimsenin küfrüne hükmolunmaz. Yukarda geçtiği üzere bizim Hanefî mezhebine göre. Peygamber Efendimize dil uzatan Müslüman'ın tevbesi kabul edildiği takdirde, Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)'e veya bunlardan birine dil uzatan Müslüman'ın tevbesi evleviyetle kabul edilir.

Bahır sahibinin: "Ben fetâvâ kitabların da zikredilen küfür kelimelerinden hiç biriyle bir Müslüman'ın kâfir olacağına fetva vermemeyi kendi nefsime vâcib kıldım." dediği halde "Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)'e dil uzatan veya onlara tan eden Müslüman kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez." diye fetva vermesine şaşılır.” (İbni Abidin Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (9/39-40) çev: Ahmed Davudoğlu Şamil y.)

İbn Nuceym (rh.a) bu konuda Ebu Bekir ve Ömer(r.a) dil uzatanların kafir olduğunu ve tevbesinin kabul edilmeyeceğini söylemiştir. Her ne kadar Aliyu’l-Kari (rh.a) karşı gelse de bu Fetva kitablara girmiş belki de ortam oluşsa idi onunla amel dahi edilirdi.

Timurlenk musluman olarak nitelenmiştir. Kendisinin dini siyasi bir araç olarak kullandığı, sünni olduğu sonraları şii olduğu gibi görüşler ansiklopedi ve kitaplarda aktarılır. Ehl-i Sunnet ve ya Şii olması fark etmeksizin. Hanifi mezhebinin büyük fakihlerinden biri olan İmam Bezzazi (rh.a) onun küfrüne fetva vermiştir.(Bknz. Ahmet Özel Hanefi Fıkıh alimleri (sf/92) İşin daha ilginç tarafı onun bu tekfirine karşı çıkan yoktur. Ama Hanefi mezhebine göre ehli Sunnet veya kıble ehli bir şii’nin tekfir edilmeyeceği kayıdlıdır. Osmanlı devletinin kadısının bu anlattığımız bilgilerden habersiz olduğu düşünülemez. Yani bir Müslüman bu kadar çabuk tekfir edile bilinir mi?!..

İmam Azam (rh.a) kabir azabı ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Ben kabir azabının varlığını kabul etmiyorum (bilmiyorum) “diyen kişi heleka uğramış “cehmiyye”dendir. Çünkü o bu sözüyle “…Biz onlara iki kere azap edeceğiz..” (Tevbe 9/101) yani kabir azabını tattıracağız hükmünü inkar etmiştir. “Şüphesiz zulum edenlere ondan başka azap vardır…” (Tur 52/47) Bu ayette kabir azabının varlığına işaret etmektedir. Ayete inanıyorum ama tevil ve tefsirine inanmıyorum diyen kafir olmuş olur. Zira Kur’an’da tevili sarih metinle özdeş olan ayetler vardır. Bu tür tevilleri inkar eden kafir olur.” (İmam Azam İslam’ın İnanç esasları (sf/98) çev: İsmail Bayer İhtar y. 1992. Ank.)

İmam Azam (rh.a) bu sözleri cebriye’nin kafir olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bazıları da bu konuyu ahad haber üzerine bina edip inkarını dinden çıkarmayan bir şeymiş gibi göstermektedir. Halbuki İmam Azam bunun inkarını ayetin bu konu ile ilgili indiğinden dolayı kişiyi küfre götüreceği üzerine kurmuştur.

Bu da bir ihtilaf değil mi bazılarının yanında?…

İmam Azam (rh.a) başka bir tekfirini daha aktaralım:

“Her kim Allah’ın kelamı yaratılmıştır derse Allah’ı inkar, Tevhid inancını da iptal etmiş olur…”(İmam Azam İslam’ın İnanç esasları (sf/115) çev: İsmail Bayer İhtar y. 1992. Ank.)

Mutezileye nasıl bakıyor İmam Azam? Bu sözler onları tekfir ettiğine dairdir. İhtilaflı meselelerde tekfir olmaz sözü pekte yerine oturmuyor. Ancak yukarıda getirdiğimiz şart hariç….

Ulemanın bu konudaki görüşlerini Kadi İyad (rh.a) “Kur’an Mahluktur” diyenleri kafir sayan” başlığı altında şunları kaydetmiştir:

Selef alimlerinin bir çoğuna göre Kaderiyye fırkası mensupları kafirdir. Her biri tebe-i tabiin alimi olan Leys ibni Sa’d(v.175/791), Sufyan ibni Uyeyne (v. 198/814) ve Abdullah ibni Lahia da (v.174/790) bu görüştedir. Selef alimleri ile adları zikredilen bu alimlerin “Kur’an mahluktur” diyenleri kafir saydıkları rivayet edilmiştir. Şu alimler de Kur’an-ı Kerim’in mahluk olduğunu söyleyenleri kafir kabul etmişlerdir: Tebe-i tabiin alimlerinden Abdullah ibni’l-Mubarek (v.181/797), hadis hafızı Abdullah İbn İdris el-Evdi(v. 192/808),hadis hafızı Veki’ bin Cerrah (v. 197/813),hadis hafızı ve fakih Hafs İbni Gıyas (v.194/810) hadis hafızı ve fakih Ebu İshak İbrahim el-Ferazi (v. 188/804) Hadis hafızı İbni Beşir(v. 183/799) tanınmış muhaddis Ali bin Asım(v. 201/816) Bu görüşte olan daha başka alimlerde vardır. Ayrıca bir çok muhaddis, fakih ve kelam alimi sadece “Kur’an mahluktur” diyenlerin değil, aynı zamanda bidatçılar, Hariciler, Kaderiyye ve inançlarını ilahi vahye göre değil değil de beşeri görüş ve arzularına göre oluşturan fırkalar(ehli-heva) ile ayet ve hadisleri asılsız bir şekilde te’vil eden bir bidatçının da kafir olduklarını söylemişlerdir. Ahmed ibn Hanbel de aynı kanaattedir. Bu alimler, Kur’an mahluk mudur, değil midir diye karar veremeyenler ile bu konuda tereddüde düşenleri de kafir sayılacağını söylemişlerdir.”

(Kadi İyad Şifa-i Şerif Şerhi (3/459-60)) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Bunlar ihtilaflı konular ya da üzerinde ihtilaf oluşturulan konular değil mi? Bu konu akideyi ilgilendiriyorsa o zaman söylem ne olacak? Tekfirsiz mi geçiştirilecek? Allah ve Rasulu (s.a.s)’un din diye bırakmadığı sonradan ortaya konulan her mesele bu mercek altında incelenir. Tamamlanmış dinin bir eksiği olmadığı gibi bildirilmeyen bir yanı da yoktur. Allah Rasulu(s.a.s) ve sahabesine (r.a) yeten akide bize yeter, bunun dışına çıkmak sapkınlıktır…

Buraya kadar aktardıklarımızla herhalde mesele netlik kazanmış olmalı. Bu konuyla ilgili olarak hatırlatılması gerekli bazı konuları da zikredelim:

Ehl-i Kıble:

Bu tabir Rasulullah (s.a.s)’ın şu hadisinden alınmıştır; hadis şöyledir:

“…Enes (r.a) şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "İnsanlar Lâ ilahe İllallah (= Allah'tan başka hakk ilâh yok) deyinceye kadar, onlarla muharebe etmekliğim bana emrolundu. Onlar bunu söyledikleri, namazımızı kıldıkları, kıblemize yöneldikleri ve kestikleri hayvanları bizim kestiğimiz hayvanlar gibi kestikleri zaman, artık onların kanları ve malları bize haram olmuştur, ancak kanların ve malların kendi hakkları mukaabili olmak müstesnadır. Onların (bâtınlarından dolayı olan) hesâbları Allah'a âiddir".

(Buhari (1/483) K. Salat bab: 28 hdsno: 44)

Bu hadisin şerhinde İmam İbn Hacer (rh.a) şunları kaydetmiştir:

“Bu hadis, insanların dışa yansıyan davranışlarına göre anlaşılacağını gösterir. Bu yüzden kim dini sembollere riayet ederse, aksine bir davranış sergilemediği sürece Müslümanlar gibi muamele görür.” (Muhtasar Fethu’l-Bari (1/640) Polen y. & Fethu’l-Bari (2/113) Daru Tayyibe bsk.)

İmam Ayni’de şunları kaydetmiştir:

“İnsanlarla alakalı hükümler onların dışa vurdukları durumlarına göre belirlenir. Dolayısı ile bir kişi bir dinin simgesi haline gelmiş şeyleri yapıyorsa tam tersini ortaya koymadıkça o dine mensub olduğuna hükmedilir. Bundan dolayı başka bir dine mensub bir insan İslam topraklarına girdiği zaman Müslüman gibi davranırsa, tersi ispat edilmedikçe Müslüman olarak kabul edilir.”

(İmam Bedreddin el-Ayni Muhtasar Umdetu’l-Kari (4/37) Polen y. & Umdetu’l-Kari (4/187) Daru kutubu’l-İlmiyye bsk.)

Bu hadisin zahirinden tanınmayan kişilere hüküm konusunda Müslümanların işlerini yapanlara Müslüman muamelesi yapmak gerekir. Çünkü zahiren Müslüman görünmektedirler. Ama zahirlerinin tersini ortaya koyarlarsa o zaman yine zahirlerinin gereği gibi davranılır.

İmam Aliyu’l-Kari (rh.a) “Fıkhu’l-Ekber Şerhin”de “Kıble ehline kafir denmez” başlığı altında şunları demektedir:

“Sonra bil ki, kıble ehlinden maksat, âlemin yaratılmış olması, cesetlerin tekrar dirilmesi ve eczasının bir araya getirilmesi, Allah'ın hem bütünleri, hem de parçaları bildiği ve benzeri dinî bakımdan inanılması zarurî olan inançlar üzerinde ittifak eden kimselerdir. Ömrü boyunca, bu âlemin kadîm olduğu, yani yaratılmamış olduğu yahut Allah'ın parçalara ait bilgisinin bulunmadığı inancı ile ömrü boyunca taat ve ibadetlerle meşgul olan bir kimse kıble ehlinden değildir. Ehl-i Sünnet'e göre, Kıble ehlinden hiç kimseye kâfir denilemeyeceğinden, kasdedilen küfür alâmetlerinden herhangi bir emare bulunmadıkça kıble ehline kâfir denilemez. Bunu öğrenince bil ki, kıble ehli zikrettiğimiz üzere inanç esaslarının hepsinde ittifak etmişlerdir. Sıfat, amellerin yaratılması, iradenin umumîliği Allah kelâmının kadîm oluşu gibi başka esaslarda ihtilâf etmişlerdir. Ki bu münakaşalarda gerçeğin tek olduğunda şüphe yoktur. Yine kıble ehli, bu diğer esaslara inanmak sebebiyle hakka muhalif olan kimseye kâfir denilmesi ve böyle bir hükme itimat edilip edilmeyeceği hususunda da ihtilâfa düşmüşlerdir. İmam Eş'arî ve kendisine uyanlarca böyle bir kimse kâfir değildir. İmam Şafiî'nin: “Hattabiye taifesinden başka havaî kişilerden hiç kimsenin şahitliğini reddetmem. Çünkü onlar yalan konuşmanın helâl olduğuna inanıyorlar.” şeklindeki sözü de bunu bildirmektedir.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/298) çev: Yunus Vebi Yavuz Çağrı y.)

İmam Aliyu’l-Kari (rh.a) Kıble tarifini yine okuyalım:

“Ehl-i Sünnet'e göre, Kıble ehlinden hiç kimseye kâfir denilemeyeceğinden, kasdedilen küfür alâmetlerinden herhangi bir emare bulunmadıkça kıble ehline kâfir denilemez.”

İmam Aliyu’l-Kari aynı esrinde “Kıble ehlinin tekfiri caiz değildir” başlığı altında şunları kaydetmektedir:

“Kadı Azudüddin “el-Mevâkıf” adlı kitabında diyor ki; Allah'ı inkâr etmedikçe, yahut Allah'a eş koşmadıkça, yahut peygamberlik müessesesini, yahut bize kadar gelişi zaruri bilgi ile sabit bir hükmü, yahut haram olan şeyleri helâl kabul etmek gibi üzerinde ittifak edilmiş bulunan bir meseleyi inkâr etmedikçe kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir denilemez. Kâfir diyen fasıktır, kâfir değildir.”

İlim adamlarının “Kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir demeyi caiz görmeyiz” sözlerinden maksat, yalnız, kıbleye yönelmek değildir, sözleri yeterli değildir. Zira Rafızîlerin Gulât taifesi Cebrail aleyhisselâm'ın vahyi indirmede yanlışlık yaptığını, esasen Allah Teâlâ'nın Cebrail'i Hz. Ali'ye gönderdiğini, fakat yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber'e getirdiğini iddia ediyorlar. Halbuki bunlar kıble ehli değildir. Bu Galiye taifesinden bir kısmı, Hz. Ali'nin ilâh olduğunu iddia edecek kadar da ileri gitmişlerdir. Bunlar kıbleye karşı namaz kılsalar da kâfirdirler. Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem'in:

“Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse, kestiğimizi yerse işte Allah ve Rasûlünün zimmetinde bulunan müslüman budur. Allah'ın zimmetini bozmayın.” sözünden kasdedilen mânâ da budur.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/311-2) çev: Yunus Vebi Yavuz Çağrı y.)

İmam Muzeni (rh.a) Kıble ehlini tarif ederken şunları söylemektedir:

“Kıble ehli’nin tekfirinden (kendimizi uzak) tutarız. Onların ihdas ettikleri (sonradan ortaya koydukları) bir delal(sapıklık) olmayan bidatlarından dolayı onları tekfir etmekten (sakınırız). Onlardan kim bir delal(sakıplık) ortaya koyarsa ehli kıbleden çıkmıştır…” (İmam Muzeni” Şerhu’s-Sunne (sf/87) 1. Bsm 1430 Mektebetu Daru’l-Minhac Suudi Arabistan)

Aliyu’l-Kari ve İmam Muzeni (rh.a) ortaya kodukları aynı şeylerdir. Yani kendisini İslama nisbet edip Rasulullah (s.a.s) yaşadığı akide ve inancı onun gibi yaşayan, namazı onun yöneldiği kıbleye dönerek kılan ve onun kestiği gibi hayvan kesenlerin hayvanlarını tüketen kişiler hayatlarının bir yerinde onun gösterdiğinden saparsa saptığı şeyin hükmü kendine yapışır.

Kıble ehli İnsanların yaptıkları şeylerin tekfiri konusunda İmam Aliyu’l-Kari (rh.a) şu sözlerini aktaralım:

“Muntekâ” adlı kitapta Ebû Hanife'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir, demeyiz.” Müctehitlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Bizim mezhebimiz mensuplarından bazı âlimler muhaliflerin küfrü ile hükmediyorlar.

Mûtezile'nin eskileri, Allah'ın sıfatlarının kadîm olduğunu ve kulların işlerinin yaratılmış bulunduğunu söyleyen kimsenin kâfir olacağını söylemişlerdir. Üstad Ebû İshak ise, bize kâfir diyenleri tekfir ederiz; kâfir demeyenleri tekfir etmeyiz, demiştir. İmam Râzî, kıble ehlinden hiç bir kimsenin tekfir edilmemesini tercih etmiştir.

Yukarıdaki müşkülün çözümü için şöyle bir cevap da verilmiştir: Kıble ehline kâfir dememek kelâm âlimlerinin görüşüdür. Kıble ehline kâfir demek ise müçtehitlerin görüşüdür. Dolayısıyla iki zıd gerekmez. Bunda bir mahzur yoktur. Bunun böyle olduğuna teslim olsak bile fakihlerin Kıble ehline kâfir demesi, muhaliflerin görüşlerini reddetmek konusunda tehdit için olması da caizdir" Birinci görüş kıble ehli müslümanlara saygı icabıdır. Çünkü kıble ehli her konuda bizimle beraberdirler.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/298) çev: Yunus Vebi Yavuz Çağrı y.)

Aliyu’l-Kari (rh.a) kıble ehlinden olan kimseleri bu sözleriyle sanki tekfir etmemek için uğraşmış ama yalnız yukarıda geçen sözleri onun “asıllarla çatışmayan görüşler” olduğu göstermektedir, o sözleri tekrar hatırlayalım:

“İlim adamlarının “Kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir demeyi caiz görmeyiz” sözlerinden maksat, yalnız, kıbleye yönelmek değildir, sözleri yeterli değildir. Zira Rafızîlerin Gulât taifesi Cebrail aleyhisselâm'ın vahyi indirmede yanlışlık yaptığını, esasen Allah Teâlâ'nın Cebrail'i Hz. Ali'ye gönderdiğini, fakat yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber'e getirdiğini iddia ediyorlar. Halbuki bunlar kıble ehli değildir. Bu Galiye taifesinden bir kısmı, Hz. Ali'nin ilâh olduğunu iddia edecek kadar da ileri gitmişlerdir. Bunlar kıbleye karşı namaz kılsalar da kâfirdirler.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/311-2) çev: Yunus Vebi Yavuz Çağrı y.)

Bu konuda söylenecek çok şey var ama yine Aliyyu’l-Kari (rh.a) kendisini kendi sözleriyle ifade etsin, o diyor ki:

“Sonra bilmiş ol ki, tekfir konusu çok karışık ve fitneye sebep olan, üzerinde çok ihtilâf edilen bir konudur. Âlimlerden bir kısmı, kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmeyiz deyip bu işi umumî mânada nefy ediyorlar. Halbuki bunlar biliyorlar ki, kıble ehli içinde Yahudî ve Hristiyanlardan daha kâfir olan münafıklar vardır, ki bunlardan bir kısmı imkân buldukça küfrünü ortaya koyarlar.” (Aliyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/313) çev: Yunus Vebi Yavuz Çağrı y.)

Bu konuda Said Havva (rh.a) şu sözünü aktaralım:

“Konunun ayrıntısı hayli fazladır. Fıkıh alimlerinin bu konularla ilgili değişik ictihadları olmuştur. Bazen bir fırkaya mensup kişinin, o fırkanın benimsediği itikadı anlayışının tümünü kabul etmediği olabilir. Böyle biri için özel hüküm bulunmaktadır. Buna binaen her kişi ile ilgili tutumda, o kişinin kendi benimsediği anlayışa bakılmalı ve bu konuda fetvaya ehil basiretli kişilerin vermiş oldukları fetvalara göre amel edilmelidir.”(Said Havva İslam Ansiklopedisi (1/548) çev: Ahmet Varol vdğ. Aksa y)

Bu aşamada İmam Şafii (rh.a) şu sözünü nakledelim:

Heva ehlinin hepsinin şahitliklerini caiz görürüm. Rafiziler hariç, çünkü Rafiziler birbirlerinin lehine şahidlik yapar.”(Beyhaki İmam Şafii’ni Menkıbeleri (2/427) Ocak y)

Burada bidat ehli fırkaların hepsinin şahitliğini kabul etmek onları kıble ehli olarak görmek demektir. Yalnız İmam Şafii (rh.a) bu bidat ehli içinde insanların birebir küfrünü görünce onları tekfir etmiştir. İmam Beyhaki (rh.a) şu olayı aktarır:

“Muhammed b. İdris eş-Şafii’nin yanında bulundum. Ayrıca evinde Yusuf b. Amr b. Yezid ve Abdullah b. Abdilhekem vardı. Yanlarına Hafsu’l-Ferd girdi. Kelam alimi ve münazaraya meraklı biriydi.

Yusuf’a dönüp: “Kur’an hakkında ne diyorsun?” diye sordu. Yusuf “Allah kelamı’dır, bununla ilgili başka bir şey demem” dedi. Sonra onu Şafii’ye havale etmeye çalıştılar. Sonunda Hafsu’l-Ferd, Şafii’ye dönüp “Sana yönlendirdiler” dedi. Şafi: “Bırak bunları” dedi. Fakat rahat bırakmadı. Şafii ona: “Sen Kur’an hakkında ne diyorsun?” diye sorunca Hafs: “Mahluktur diyorum” dedi. Şafii: “Bunu nereye dayanarak diyorsun?” diye sorunca, Hafs mahluk olduğuna dair deliller getirmeye başladı. Şafii de Allah’ın kelamı olduğuna ve mahluk olmadığına dair deliller getiriyordu. Sonunda Şafii onu susturdu ve tekfir etti.”(Beyhaki İmam Şafii’ni Menkıbeleri (2/415) Ocak y)

Bir olay daha aktaralım:

“el-Asimi’nin kitabında okuduğuma göre bir adam Şafii’ye gelip vasiyetini yazdırmak istedi. Şafii “Bismillah…” diye başlamak isteyince adam dedi ki: “Öyle istemiyorum, şöyle yaz “Belli olmayan zamanım gelince…” diye yaz. Adam öyle deyince, Şafii ayağıyla onu itince adam sırt üstü yere uzandı. Sonra ona dedi ki: “Kalk defol, zındık!” .” (Beyhaki İmam Şafii’ni Menkıbeleri (2/429) Ocak y)

Bu olaylardan anlaşılacak şey yeri ve zamanı gelince ferdlerin açık ettikleri inançlarına göre imamlar tekfir etmiştir; olmalı…

Burada önemli bir mesele var ki mesele kişi bazına indirgenince, alimlerimiz meseleyi daha sık dokumuşlardır. Zaten kıble ehli tarifine giren bidat ehli grupların zarureti diniyye konularında şüphe oluşturmasını konuşmadığımızdan İmamlarımızın tekfiri geciktirdiklerini görürüz. Bu konuda İmam Şafii (rh.a) koymuş olduğu şu ölçüyü hatırlatalım:

Yunus b. Abdula’la’dan, Şafii’yi şöyle derken dinledim. Allah-u Teala’nın bir takım isim ve sıfatları vardır. Bu hususta kendisine karşı delil ortaya konulmuş bir kimsenin bunları reddetmesine imkan yoktur. El-Muhtasar’da şunları da eklemektedir: “Eğer ona karşı delilin sabit oluşundan sonra muhalefet edecek olursa, o bir kafirdir. Şayet ona karşı delilin sabit oluşundan önce muhalefet ederse bilgisizliği dolayısıyla mazur görülür. Çünkü böyle bir şeyin bilgisi akıl ile elde edilemez, düşünmek ve tefekkür ile de kazanılamaz. Bu sıfatları kabul eder ve o’nun zatı hakkında teşbihi kabul etmediği gibi, bu sıfatların da teşbih kabul etmez: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir (Şura 42/11)(İmam Zehebi Muhtasaru Uluvu’l-Aliyyi’l-Azim (sf/203) Mad: 202 çev: M. Beşir Eryarsoy Ummul Kura 1. Bsm 2009 ist)

İmam Şafii (rh.a) bu konuda koymuş olduğu ölçüyü Hafsu’l-Ferd’de uygulamıştır. Bu ölçü diğer bidat ehlinin hepsine uygulanacak bir ölçüdür.

Bidat Ehli fırkalardan tekfir edilenler:

Genel manada kıble ehlinden bahsedilirken ehli Sunnet’in onları tekfir etmediği sözleriyle konuya giriş yapılır. Bu başlangıç için doğrudur. Lakin İslam’a saldırdıkları yerler noktasında ulemanın onlara tavrı değişik olmuştur.

Haricilerin imam Ali zamanındaki kısmı baği olarak değerlendirilmiş ve İmam Ali(r.a) onları tekfir etmemiştir. Ama her şey değiştiği gibi onlarda fikirlerinde değişime uğramışlarıdır. Haricilerin tekfiriyle ilgili bir konu onların şeri deliller arasında İcma”yı reddetmeleridir. Konu ile ilgili olarak Said Havva (rh.a) şunları kaydetmiştir:

İlim adamları şeriatın temel kaynaklarının kitap(Kur’an-ı Kerim), sunnet ve Selefin(İslam’ın ilk dönemlerinde yaşamış olan ilim adamlarının ve genelde dönemdeki musluman kitlelerin) İcma’ olduğunu bildirmiş ve sahabenin icma’ının (görüş birliğinin) delil sayılamayacağını ileri sürenlerin küfre düşeceklerini ifade etmişlerdir. Bunun gibi icma ve sünneti delil olarak kabul etmeyen Haricilerin ve bunlardan herhangi birinin kesin delil olarak görülemeyeceğini ileri süren Rafizilerin küfürlerine hükmedilmiştir. Rafizilere göre asıl hüccet (delil) dünyaya döneceğini beklemekte oldukları imamın sözleridir.”

(Said Havva İslam Akaidi (2/120) çev: Ahmed Varol vdğ. Aksa y.)

Kadi İyad (rh.a) şunları kayd etmektedir:

Yine bazı alimler, teemmül ve tefekkür yoluyla hasıl olan icmaa karşı çıkanları kafir saymada tereddud götermişler, fakat son derece açık olan icmaa karşı çıkanları kafir saymışlardır. Mesela Mu’tezile’den Nazzam’ı (v.231/845) icmaı delil olarak kabul etmediği için kafir saymışlardır; çünkü o bu tavrıyla bir çok meseleyi icma ile çözmüş olan Selef ulemasının vardığı sonuçlara karşı çıkmış, dinin dört delilinden bir olan icmaı da tamamen reddetmiştir.”

(Kadı İyad Şifai Şerif(3/495) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Kadı İyad (rh.a) hariciler ile ilgili olarak şunları kaydetmiştir:

“Muslumanlar; Haricilerden Namaz sadece gündüzün iki ucunda (sabah ve akşam vakitlerinde) farz kılınmıştır(başka namaz yoktur)” diyenlerin kafir olduğunda nasıl görüş birliği etmişlerse…” (Kadı İyad Şifai Şerif(3/488) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Kadi İyad (rh.a) Haricilerin tekfirinde bir başka sebebi de şöyle anlatır:

Ayet ve hadislere başka manalar verenler:

Kafir olduğunda İslam alimlerinin görüş birliği ettiği kimseler vardır. Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilen bir ayetin başka manası bulunduğunu söyleyerek onu tartışmaya açanlar kafirdirler.(…….)

Sahih olduğunda ve tevil edilmeden zahiri manasıyla anlaşılması gerektiğinde ittifak edilen bir hadise başka bir mana vermeye çalışanlarda kafirdir. Nitekim recm diye bir şey olmadığını söyleyen Hariciler kafir sayılmıştır.((Kadı İyad Şifai Şerif(3/484-5) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Bu konuda Said Havva (rh.a) Nur Suresinin tefsirinde şunları söylemektedir:

“Bu konuda Rasulullah(sas)’ın sözleri ve fiillerine dair rivayetler, tevatür derecesine ulaşmıştır. Bunu inkar eden kafir olur.(El Esas Fi’t-Tefsir(9/500) çev: M. Beşir Eryarsoy, Şamil y.)

Bu vb. bidat gruplarının çokça görüşlerinden dolayı Ehli Sunnet alimlerince tekfir edildiğini görürsün. Düşüncenin tekfirinden sonra eğer mesele Kadıya intikal ederse o zaman dava başlar bu sözleri sarf eden kişi ya sözlerinden geri dönüp rücu eder ve bağışlanır veya sözleri irtidat kabul edilir ve öldürülür. Mesela Hallac-ı Mansur’un küfür sözlerinden vaz geçmesi için kadılar onu sekiz sene haps ettiler ama görüşleri değişmedi ve Hanifi kadısının muhalefet etmesine rağmen öldürüldü.(Bknz. Tdv İslam Ansiklopedisi (15/378) & Kadı İyad Şifa-i Şerif (3/510-1) Tahlil y)

M. Beşir Eryarsoy “İman ve Tavır” adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir:

Kıble Ehli’nden kalabilmek için, şeriatı tümüyle kabul etmek kaçınılmaz ve zorunlu bir şarttır. Açık ya da tevil yoluyla dolaylı olarak, şeriatı, İslam’ı kısmen ya da tamamen red ve iptal etmek halinde “Kıble Ehl-i’nden olmak mümkün değildir.”(M. Beşir Eryarsoy İman ve Tavır (sf/20) Şafak y.)

Kadi İyad (rh.a) bu bağlamda şunları söylemektedir:

“…Mesela biri kalkıp da beş vakit namazın farz olduğunu veya rekat ve secdelerinin sayısını inkar etse ve: “Allah, kitabında bize namazı kısaca, özlü bir şekilde emretti, onun için ben namazın beş vakit ve bu gün uygulandığı şekilde kılınacağını bilmiyorum; çünkü namazın böyle kılınacağına dair Kur’an da açık bir ayet yoktur; bu konuda Rasulullah(s.a.s)’den gelen haberler ise mutevatir değil haber-i vahiddir; haberi vahid de namazın bize farz kılındığını göstermez” derse biz o, kimsenin kafir olduğunu belirtiriz.”(Kadı İyad Şifai Şerif(3/487) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Tevil’in taşıması gerekli olan şartlar:

Abdulkerim Zeydan Tevil ve şartlarını şöyle açıklamaktadır:

“Arabcada te'vîl =رَجَعَ döndü manasına olan ال يؤول kökünden alınmıştır. Bu manada Yüce Allah [ابتغاء تأويله(...-kendi arzularına göre- onun te'vîline yeltenmek için...)]Ali İmran 3/7) buyurmuştur. Yani bir manadan başka bir manaya onu döndürmek, çevirmek demektir, İslâmî ve şer"î ıstılahta ise te'vîl oluşu bakımından te'vîl: "Lafzın, kendisinden açık ve zahir olarak anlaşılan medlul ve manasının anlaşılabilmesi yanında, başka bir medlul ve mana ile anlaşılmasıdır." Doğru ve sahîh olan te'vîl ise, lafızdan açık ve zahir olan medlulünün anlaşılması ihtimâliyle beraber, bir delîlin de takviye ve yardımıyla lafızdan, açık ve zahir medlulünden başka bir medlulün anlaşılın manasıdır. Sahîh te'vîli ettelvî.h (adlı Usûl kitabı) Sahibi şu şekilde tarif ediyor: "Lafzın açık ve zahir manasını bırakıp, delilin delaleti sebebiyle lafızdan, muhtemel bulunduğu mercû.h (talî, ikinci derecede kalan) bir mananın anlaşılmasıdır."

Söylediğimiz gibi zahir ve nass lafızlardan her biri te'vîl olunabilir; ve te'vîli iktiza ettiren bir delil sebebi ile her birisinden, derhal akla gelen zahir ve açık manası terkedilip başka bir mana anlaşılabilir. Kaide, lafzı zahirinden ve açık manasından ayırmamaktır. Yani lafızdan zahirinin haricinde bir mananın anlaşılması yani lafzın te'vîli, makbul bir delile dayanmalıdır, işte bunun için te'vîl, makbul ve sahîh, fâsid ve gayrı makbul olmak üzere iki kısımdır. Sahîh te'vîl te'vîlin sıhhatinin şartlarını hâiz te'vîldir. Bu şartlar da şunlardır:

  1. Lafzın te'vîli kabul eder olması. Te'vili kabul eden lafızlar da-zahir lafızlarla na-s-s lafızlardır. Müfesser ve muhkem lafızlar ise te'vîli kabul etmezler.

  2. Kuvvetli olmayan ve mercû.h bir ihtimal de olsa, lafız te'vîle muhtemel olmalıdır. Yani açık ve zahir manasının dışında kendisinden anlaşılan manaya muhtemel bulunmalıdır. Fakat lafızdan böyle bir mananın anlaşılması mümkün ve muhtemel değilse te'vîl sahih ve makbul değildir.

  3. Te'vîlin na-s-sdan, -kıyasdan, icmâ"dan, teşrî" hikmetinden yahut teşri'in umûmî esaslarından akılla anlaşılabilen bir delile dayanmış olması. Eğer te'vîl makbul bir delile istinâd etmiyorsa, te'vîl makbul değildir.

  4. Te'vîl sarih bir nassa muhalif olmamalıdır.

Te'vîl bazen akla anlayışa yatkın, idrâke yakın olabilir; ve en küçük bir delil de te'vîlin sübûtuna kâfî gelir. Fakat bazen te'vîl, akıl ve anlayışa uzak, idrâke yatkın olmayabilir; ve herhangi bir delil te'vîlin subutuna kâfî gelmez. Bu durumda te'vîlin makbul olabilmesi için, kendisini kabul ettirecek, meşrûlaştıracak kuvvetli bir delil şarttır. Aksi halde gayrı makbul te'vîl derecesinde sayılır ve reddolunur.

(Abdulkerim Zeydan Fıkıh Usulu (sf/321) çev: Ruhi Özcan İfav y.)

Peki Tevile gerek var mıdır? Bu konuda Ahmed Saim Kılavuz’un yazdıklarını aktaralım:

Tevile lüzum var mıdır? Mevzuun da selefle halef arasında ihtilafa sebep olmuştur. Selef şari’in maksadını anlamak imkansız olduğundan te’vilin imkansızlığına inanır. Halef ise aklen te’vilin gereğine inanır.

İmam Maturidi (v.33/944) şeriata muhalif olmayan noktalarda aklın hükmünü esas kabul eder. Fakat şeriata muhalif düşerse elbette şeriatın hükmüne boyun eğmek gerekeceğini söyler. İşte bu yol yani naslardan yardım istemekle beraber akli düşüncenin şart oluşu hususu onun Kur’an’ı tefsir konusunda önderidir. Bunun içindir ki, Kur’an’ı tefsir ederken müteşabih ayetleri muhkem ayetlere hamletmekte ve böylece mütaşabihleri muhkemlerin delaletiyle tevil etmektedir.

Nazari mevzularda te’vile en çok yönelen mezhep Mu’tezile olmuştur. Eş’ariler de bazı konularda te’vil yolunu tutmuşlardır. Mesela “amellerin terazi ile tartılması” hakkında nassları te’vil eden İmam el-Eş’ari (v.324/936) “Ameller değil, amellerin yazıldığı kağıtların tartılacak ve Allah bu kağıtlar üzerinde amellerin derecesine ve miktarına göre ağırlık yaratacaktır.” Demiştir. Mu’tezile ise terazinin kendisini te’vil ederek “Terazi, herkese amelinin miktarının bildirilmesinden ibarettir.” demiştir.”(Ahmed Saim Kılavuz İman Küfür Sınırı (sf/123-4) 8 .bsk. Marifet y. İst.2016)

Buradan hareketle ve yukarıda söylenen usul gereğince te’vil iki gruba ayrılmaktadır, sahih te’vil ve yanlış veya batıl te’vil. Yanılış te’vil sahiblerinin hükmü noktasında Kadi İyad (Rh.a)’ın aktardığı şu sözleri kaydedelim:

Kelam alimlerinden biri şöyle demiştir: Te’vil yapan kimse Kur’an-ı ve Sunneti bilen biriyse, tevilini de Kur’an ve Sunnete dayandırmak suretiyle yapıyorsa ve bu hatalı tevilide Allah Tealanın sıfatlarından birine dairse, böyle biri bu yanlışı Cenab-ı Hakkın zatını ve sıfatlarını bile bile yaptığı için kafir olur. Eğer yaptığı te’vil, Allah Teala’nın sıfatlarıyla ilgili değilse günahkar(fasık) olur. Tevil yapan kimse Kur’an-ı ve Sunneti bilmeyen biriyse, te’vilini kasten değil de bilgisizlik yüzünden yaptığı için kafir değil, ama hatalıdır.” (Kadı İyad Şifai Şerif(3/474) Yaşar Kandemir Tahlil y.)

Buraya kadar aktardığımız sözlerden hareketle şunları söyleyebiliriz. Ehli Kıble diye tanımlanan dinin zaruri bilgilerine iman eden fırka mensupları Müslüman kabul edilmişlerdir. Sonrasında ortaya attıkları her görüş kendi mevkisinde incelenmiş bir aslı inkar kapsamına giriyorsa bu söz tekfir edilmiştir. Bu işi yapan o fırkanın dini bilen adamları ya da davetçisi ise hemen tekfir edilmiş, onları taklid eden kişiler ise tekfir edilmemiş hata yapan kişi olarak değerlendirilmiştir. Bu bakış açısından başka bir de İmam Şafii (rh.a) koyduğu ölçü bunlara uygulanırsa o zaman davetçi veya taklidçi olması fark etmeksizin yanlış tevillerinin sonuçları delilleriyle bildirilir sonrasında tevbe edip görüşlerinden dönerlerse mesele yok. Ama görüşlerinde ısrarcı olurlarsa tekfir edilirler. Bu da Ehli Sunnetin büyük imamlarından İmam Şafii (rh.a)’in görüşüdür.

Mesele bu sayfalarda anlatılmayacak kadar uzundur. Ama Amaç uzun anlatmak değil işin özünü vermektir.

Te’villeriyle İslam’dan çıkmayan ama bidatçı olarak nitelenen fırkalar hakkında alimlerimizin söyledikleri:

El-Lelakai (rh.a) bu konuda şunları derlemiştir:

1155- Vasile b. el-Aska’dan, kaderiye arkasında kılınan namazı iade etmeyi emrettiği, arklarında namaz kılmayı da nehyettiği rivayet edilmiştir.

Tabiin İmamlarından:

1156- Ali b. Abdullah b. Abbas’tan rivayet edildiğine göre şöyle derdi: Eğer imam bid’at (itikadda bid’at) ehli biriyse arkasında namaz kılınmaz.

1157- Muhammed b. Ali b. Huseyin’den de, Kaderiyye olan birinin arkasında kılınan namazın iadesini emrettiği rivayet edilmiştir.

1158- Seyyar b. el-Hakem de şöyle demiştir: Kaderiye’nin arkasında namaz kılınmaz. Kılacak olursa iade etmelidir.

Eyyub es-Sahtiyani’den de aynısı rivayet edilmiştir.

Fukahadan

Malik b. Enes, Sufyan es-Sevri, Abdurrahman b. Mehdi, Kadı Ebu Yusuf, Ahmed b. Hanbel Muhammed b. Sirinden: “Kaderiyenin kestiğini yemeyi mekruh gördüğü” rivayet edilmiştir.

1159-Habib b. Ömer el-Ensari anlattı, dedi ki: babam anlattı şöyle dedi: Vasile b. el-Aska’a kaderiyye olan birinin arkasında namaz kılmayı sordum. Dedi ki: Arkasında namaz kılınmaz. Ben kıldığımı bilsem namazımı iade ederim.

1160- Haris b. Sureyc el-Bezzaz anlattı: Muhammed b. Ali’ye dedim ki: Bizim kaderi inkar eden bir imamımız var. Bana dedi ki: Ey Farisi’nin oğlu! Onun arkasında kıldığın namazları incele hepsini iade et. Onlar Yahudi ve Hristiyanların kardeşleridir. Allah onları kahreylesin, hiç anlamıyorlar.

1161- Halef anlattı, dedi ki: Seyyar Ebu’l-Hakem şöyle derdi: Kaderiyenin arkasında namaz kılınmaz. Onlardan biri arkasında kılarsa, namazını iade eder.(etmelidir)

1162- Sadaka b. Yezid anlattı, dedi ki: Eyyub ile beraber mescide namaz kılmaya gittik. Elimden tutmuştu. Bir mescide geldik ki namaz için kamet getirilmişti. Ben girmeye yöneldim ki elini hızlıca elimden çekti ve şöyle dedi: Bunların imamının Kaderiye olduğunu biliyor musun?

1163- Mus’ab anlattı, şöyle dedi: Malik b. Enes’in şöyle dediğini işittim: Kaderiye’nin arkasında namaz kılınmaz.

1164-Mervan b. Muhammed anlattı, şöyle dedi: Malik b. Enes’e Kaderiyye olan biriyle evlenip evlenilmeyeceğini sordum. Dedi ki: “Mu’min bir köle kesinlikle müşrikten hayırlıdır”

İmam Malik’e hangi tür kaderiye’nin tevbesinin alınması gerektiği soruldu. Şöyle cevap verdi: “Allah, kullar ameli işleyinceye kadar ne amel işleyeceklerini bilmez “ diyenlerin.

1165- Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Babamın şöyle dediğini işittim: Kaderiye ve Mu’tezile’nin arkasında namaz kılınmaz.

1166- Sivar b. Abdullah anlattı, dedi ki: Muaz b. Muaz anlattı, şöyle dedi: Sa’doğullarından birinin arkasında namaz kılmıştım. Daha sonra Kaderiye olduğunu haber aldım: 40 ve 30 yıl sonra o namazı iade ettim.

1167- İbrahim b. Rustem anlattı; dedi ki: Kadı Ebu Yusuf şöyle dedi: Ben, ne Cehmiye’nin, ne Rafizi’nin ne de Kaderiye’nin arkasında namaz kılmam.

Yine Ebu Yusuf’a soruldu: Kaderiye’nin hükmü nedir? Dedi ki: Hükmü şudur: Allah’ın ilmini inkar eden, tevbeye davet edilir. Tevbe ederse eder, yoksa onu öldürürüm.

1168- Abdussamed Merduveyh anlattı, şöyle dedi: Bir adamın Fudayl’a şöyle dediğini işittim: Kızını fasıkla evlendiren sıla-i rahmi(akrabalık bağını) koparmış olur. Fudayl da ona şöyle dedi: Kızını bidatçı ile evlendiren akrabalık bağını koparmış olur.

1169-Esrem anlattı: Ahmed’e (İbn Hanbel) soruldu: Kaderiye olan birini hastalansa ziyaret edebilir miyim? Dedi ki: Eğer bid’atine davet eden biriyse hayır. Denildi ki: Peki namazını kılabilir miyim? Ahmed cevap vermedi. Bunun üzerine İbrahim b. Haris el-İlbad ona şöyle dedi: (İmam Ahmed de dinliyordu) Eğer bidat ehli biriyse ona selam verme, arkasında namaz kılma, cenazesini de kılma.

Bunun üzerine İmam Ahmed şöyle dedi: “Ey Ebu İshak! Allah mükafatını versin, ecrini hayırla ihsan eylesin.

1170- Sufyan’ın bir adamdan rivayet ettiğine göre İbn Sirin, Kaderiye olanların kestiklerini mekruh görmüştür.

1171- Ali b. Medini anlattı, şöyle dedi: Muaz b. Muaz’dan dinledim. Harun Reşid’in yanına ilk defa gidip, mükafatlarla döndüğümde anlatmıştı. Diyor ki: Emiru’l-Mu’minin bana şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki ben, hakkındaki bir olumsuzluktan dolayı seni çağırtmadım. Aksine öteden beri seni görmek, seni tanımak istiyorum. Sonra şöyle dedi: Hangi fırkaların şahitliklerini reddettin. Diyor ki: Dedim ki: Kaderiye’nin ve Mu’tezile’nin ey Mu’minlerin emiri! Dedi ki: İsabet ettin, Allah seni muvaffak eylesin.

1172- İdris el-Kasir’in babasından rivayet ettiğine göre şöyle dedi: Ubeydullah b. Hasan el-Anberi’ye şahit oldum. Huzurunda iki adam mahkeme oldular. Biri dedi ki: Ben ondan bir köle satın aldım. Herhangi bir ayıbı, illeti, hastalığı almaması kaydıyla. Muslumanın muslumanla alışverişindeki dürüstlük üzere. Gel gör ki köle Kaderiye’den.

Bunun üzerine Ubeydullah b. Hasan ona şöyle dedi: Sen kafir satın almışsın, Musluman değil. İade et!

1173- İdris b. Abdulkerim anlattı: Horasan ehlinden bir adam Ebu Sevr’e mektup gönderdi.(Kaderiyeyi) soruyordu. Ebu Sevr şöyle cevap verdi: Allah’ın rahmeti üzerinize olsun. “Masiyetler kaderle değildir” diyenin hükmünü soruyorsunuz. Böyle bir fasık olur mu, arkasında namaz kılır mı? (Söyleyeyim): Böyle biri Kader ehli hükmündedir. “Her şey kader iledir, masiyetler(günahlar) hariç” diyenin arkasında namaz kılınmaz.

1174- Ebu Mervan et-Taberi diyor ki: Sufyan b. Uyeyne şöyle dedi: Rafizi olan, Cehmiyye olan, kaderiye olan veya Murcie olan birinin arkasında namaz kılmayın.

1175- Şuayb b. Harb anlattı, dedi ki: Sufyan es-Sevri’ye sordum: Kaderi olan bir akrabam var, kızımı verebilir miyim? Dedi ki: Hayır! Hiçbir hayrıda yoktur. Hasan b. Salih’e de aynısını söyledim. Dedi ki: Bana göre başkası daha iyidir.

1176- Revh b. Ubade anlattı, dedi ki: Bir zatın üzerine çıkıp şöyle nida ettiğini duydum: Muhakkak ki emir (vali) Zekariya b. İshak ile alış-veriş yapılmamasını, onunla oturulmamasını emretmiştir. Bunları yapan olursa cezayı hak eder, Kader konusundaki inancından dolayı.

1177-Ebu’l-Abbas b. Mesruk şöyle dedi: Haris el-Muhasibi’nin babası ölmüştü. Öldüğü zaman Haris, bir dirheme bile muhtaç durumdaydı. Çünkü ailesi kalabalık kızları çoktu. Babası arkasında mallar, bağlar-bahçeler, eşyalar, değerli mallar… yani büyük bir servet bıraktı. Haris’e bunlardan bahsedilince şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İki farklı din mensubu hiçbir şekilde birbirlerine mirasçı olamazlar. Babası kaderiye mezhebine mensuptu.”

(el-Lelakai Ehl-i Sunnet ve’l-Cematın İtikadı (sf/313-316) Terceme: Huseyin Nohut & Muslim Kılıç 2017 İst. Polen y)

Bu söylenenleri aktarmaktaki mesele te’villerinin kendi kafir yapmadığına inandığımız bidat ehli fırkalarla görüşmeyi kesmektir. Yani bu günün deyimi ile “ben onların görüşüne saygı duyarım” anlayışı yoktur. Her şeyden öte tamamlanmış bir dinin bidatçı fırkaları olarak anılmak ar olarak onlara hem bu dünyada hem ahirette yeter.

Abdulkahir el-Bağdadi (rh.a) bu bidat fırkalarına dair takınılması gerekli olan tavrı şu başlıklar altında kısaca anlatmıştır:

Ehl-i Heva ile alışveriş

Ashabımız Ehl-i Heva ile alış- verişi caiz görmüştür. Aynı şekilde, onlarla yapılan diğer mu’avaza (iki tarafın bedel vererek yaptığı akit)akdini caiz gördüler. Her ne kadar biz tevbeden kaçındıklarında onların katlini gerekli görüyorsak da, bunu sultan üzerine gerekli görüyoruz; tebaanın mürtede ceza uygulama hakkı yoktur.

Fukaha efendinin kölesi zina ve içki içme cezası uygulanması hususunda ihtilaf etmiştir: eş-Şafii bunu caiz gördü. Ebu Hanife buna karşı çıktı. Bu hususta Ehl-i Heva, Ehl-i harb gibidir. Ehl-i Harb ile alış-veriş caizdir. Ehl-i Heva hakkındaki görüş de böyledir.

Ehl-i Heva ile Nikahlanmak, kestiklerinin yenmesi ve Mirascılıkları

Ashabımız, onların kestiklerinin yenmesinin helal olmadığında icma’ etmişlerdir. Bizim kestiklerimizi mubah görmeyenlerin kestikleri nasıl mubah olur?

Haricilerden Ezarika ile Mu’tezile’nin çoğu, bizim kestiklerimizi haram sayarlar. Bizim onlar hakkındaki görüşlerimiz, onların bizim hakkımızdaki görüşlerinden daha şiddetlidir. Bize göre, musluman bir kadının onlardan biri ile evlenmesi caiz değildir. Akid yapılmışsa, nikah geçersiz sayılır. Eğer kadın kocasının bid’atini bilmeden onunla cinsi münasebette bulunmuşsa, iddetini beklemesi gerekir. Cinsi münasebet sebebiyle, onun için mihr-i müsemma değil mihr-i misl gerekir. Onların inandıklarına inanan bir kadının nikahlanması haramdır. Onların İnandıklarına inanmıyorsa haram değildir. Çünkü o, daru’l-İslam hükmüyle Müslümandır.

Biz Kerremiyye’nin avamından bir grubun, cismin isminden başka bir şeyi ve ileri gelenlerinin(havassı) hadislerin Allah’ın zatında hudusunu söylediklerini bilmediklerini gördük. Bunlarla nikahlanmak, kestiklerinin yenmesi ve namazlarının kılınması helaldir.

Ashabımız, Ehl-i Heva’nın Ehl-i Sunnet’e mirasçı olamayacağında icma’ etmiştir. Sunni’nin onlara mirasçı olması hususunda ihtilaf vardır: Bazıları her iki taraftan mirasçılığı kesmiştir. Haris el-Muhasibi bu görüştedir. Bu yüzden, o babasının mirasını almamıştır. Çünkü babası bir kaderi idi. Bazıları, sunni’nin onlara mirasçı olmasını uygun görmüştür. Bunu Muaz b. Cebel’in, “Musluman kafire varis olur. Kafir müslumana varis olamaz” sözüne dayandırmıştır.

Ebu Hanife’ye göre sunni, bidatinden önce kazandığı şeylerde sapık bidatçiye varis olur. Nitekim o, muslumanın, dininden çıkmadan önce kazandığı şeylerde mürtede varis olacağını ve dinden çıktıktan sonraki kazancının muslumanlara ganimet olduğunu söylemiştir.

Eş-Şafii’ye göre zındığın ve bütün bid’atçi kafirlerin malının beşte biri ganimettir.

Malik, onun ganimet olduğunu, onda beşte bir olmadığını söylemiştir.

Ehl-i Heva’nin şahidliklerinin kabulünde ihtilaf vardır:

Malik bunu reddetmiştir. Eş-Şafii ve Ebu Hanife, yalan şahidliği caiz gören Hattabiyye hariç, onların şahitliklerini kabulüne işaret etmiştir.

Sonra eş-Şafii, Rafizilerin gulatının tekfiri hususunda susmuştur. Kitabu’l-Kıyas’ta, Ehl-i Heva’nın şahitliğinin kabülünden döndüğüne işaret etmiştir.

Eş-Şafii’nin ashabı, Malik, Davud; Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Rahuye, Kaderi, Harici, Rafizi ve bidati tevhide zıd olan her bidatçinin arkasında namaz kılanların namazlarını iadelerini vacib görmüşlerdir.

Hişam b. Ubeydullah, Muhammed b. Hasan’dan rivayet etmiştir: “Kur’an’ın yaratılmış olduğunu söyleyen kimsenin arkasında namaz kılan namazını iade eder. Kadı Ebu Yusuf, Mu’tezile hakkında, “Onlar zındıktırlar” demiştir. Arkasında namaz kılmak caiz olmayan herkesin, öldüğü zaman namazını kılmak caiz değildir. Bu cümle, bu konuda yeterlidir.”(Abdulkahir el-Bağdadi Ehl-i Sunnet Akaidi (Sf/379-81) çev: Ömer Aydın 1. bsk. 2016 İst. İşaret y.)

Tevessüm siteleri

Hepsi aynı çatı altında; istediğinize tek tıkla geçin.