Tarih

Hz. Yusuf - Azad

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزََٓائِنِ الَْْرْضِِۚ اِن ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ﴿ ٥٥

Yûsuf da, "Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim" dedi.” (Yusuf 12/55)

Laik Devlette rahat yaşamak isteyen bazıları bu ayeti delil getirip Firavni sistemlerden görev alınabileceğini, Allah’ın Resulu Yusuf (AS)’ın bile böyle yaptığını ileri sürerek tağuti sistemlerde çalışmanın caiz olduğunu söyleyenler ç oğunluktadır. Acaba gerçekten durum onların söylediği gibi midir?

İmam Kurtubi bu ayetten ulemanın çıkardığı ahkamı şöyle zikretmektedir:

"Kimi ilim adamı derki bu ayet-i kerimeden, faziletli bir insanın facir bir kimseye veya kafir bir yöneticiye iş yapma sının mübah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısıyla göreve getirilen bu salih insan o işte dilediği gibi ıslahat yapabilmelidir. Şayet salih insanın işleri facir kimsenin tercihi, arzuları ve fucuruna göre yapılacaksa böyle bir şey caiz olmaz. " Bir başka kesim de şöyle demektedir: “Böyle bir iş hz. Yusuf’ a has idi. Bugün böyle bir şey caiz değildir. Ancak birinci görüş sözünü ettiğimiz şarta bağlı kalmak kaydıyla daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır”

El-Maverdi der ki:

“Şayet görev başına getiren kişi zalim ise, insanlar onun verdiği görevi kabul etmenin caiz olup olmadığı hususunda iki ayrı görüş ortaya atmışlardır.”

1- Bu iki görüşten birisine göre göreve getirilen kişi görevinde halka göre, amelde bulunursa caizdir. Çünkü Hz. Yusuf, Firavun tarafından görev başına getirilmiştir ve bu Hz. Yusuf için göz önünde bulundurulması gereken bizzat kendisinin fiili ve uygulamasıdır. Başkasının fiili değildir. İkinci görüşe göre ise, böyle bir görevin kabul edilmesi caiz değildir. Çünkü onların verdikleri görevler kabul edilmek suretiyle zalimlere yardım edilmiş olur, onların işleri kabul edilerek o zalimler tezkiye edilmiş olurlar. Bu görüşü kabul edenler Hz. Yusuf’un Firavunun tercih ettiği görevi kabul etmesi ile ilgili iki türlü cevap verirler: Hz. Yusuf'un dönemindeki Firavun salih bir kişi idi. Azgın kişi Hz. Musa dönemindeki firavundu.

2- Hz. Yusuf onun amel ve işlerini değil, mülklerinin nezaretini üstlenmişti. O bakımdan bu konuda Hz. Yusuf’un sorumlu olması söz konusu değildir.

El-Maverdi der ki:

“Bu iki görüşün mutlak olarak kabul edilmesinden ziyade daha sahih olan zalim tarafından tevcih edilen görevin üç kısma ayrılarak ele alınmasıdır.

1- Bu işe ehil olan kimselerin, bu işi yerine getirmeleri esnasında içtihada bağlı olmaksızın yapabilmeleri caiz olan işler zekât ve sadakalar gibi görevlerin zalimlerden alınması caizdir. Çünkü bu gibi şeylere dair hak sahipleri ile alakalı nass, bu konuda ayrıca içtihada yer bırakmamaktadır. Bu işin erbabı olan kimselerin bunu tek başına yapabilmelerinin caiz olması da başkalarını taklide gerek bırakmamaktadır.

2- Tek başlarına kararlaştırıp yapmaları caiz olmayan ve harcama yeri konusunda içtihat gereken işler, Fey malları gib i. Bu malların dağıtımı ile ilgili görevin zalim bir kimseden alınması caiz değildir. Çünkü zalim hak olmayan şekilde tasarrufta bulunur ve hak edilmeyen hususlarda da içtihat eder.

3- Ehil kimselerin kabul etmeleri caiz olan ve içtihadında söz konusu olduğu görevler. Bir takım kazai meseleler ve ahkama dair hususların görevi gibi. Böyle bir durumda görev başına getirme akdi geçersizdir. Eğer bu işlere bakmak karşılıklı olarak razı olan iki kişi arasındaki bir hükmü uygulamak için ise yahut mecbur kalmış iki kişi arasında bir vasıta olmak durumunda ise caiz olur. Şayet bu görev dolayısıyla verilecek hüküm bağlayıcılık ve zorlayıcılık ifade ediyor ise, caiz olmaz.”

a) El-Camiu-ti Ahkamil-Kuran (9/323-4) çevim Best Eryarsoy.

İmam Kurtubi (Rh.A) geçmiş ulemanın görüşlerini zikretmiştir. Şimdi günümüz, müfessirlerimizin konu ile ilgili yorumlarını da gündeme getirelim ve meselenin ciddi bir tartışmasına girişelim. Said Havva (Rh.a) El-Esas Fit-Tefsir adlı eserinde konu ile ilgili olarak şunları kaydetmektedir:

"Yeterliliğine, gereği gibi yerine getirilmesi konusundaki emanetine binaen Hz. Yusuf’un kafir bir yönetimden görev talebinde bulunması ve kafir bir devlette bir bakıma bakanlığa benzeyen bir işi kabul etmesi ki o, önder konumundadır. Bu konuda Yüce Allah’ın hükmünün İslam'ın, Müslümanların ve bütün insanların maslahatı ile alakalı bir konu olduğunun delilidir. Bu konu pek çok muvazene ve hesabı yapmayı gerektirir. Bulunmaları halinde ehli ile istişarede bulunmayı gerektirir. Bazı kimseler bu konuda yanlışlığa düşmüş ve kafir bir yönetimde bakanlık veya başka bir görevi kabul ile iştirak etmenin mutlak olarak, haram olduğunu sanmıştır. Ayrıca Hz. Yusuf’un kendisinden övgü ile söz etmesi, gerçek durumu bilinmediği takdirde buna ihtiyaç olacağından dolayı, kişinin kendisini övmesinin caiz olduğunun da delilidir.

Küfrün tahakküm edip egemen olduğu, İslam toprakları üzerinde kafir düzenlerin egemen kılındığı şu çağımızda bunlar önemli iki problemdir. Bazı Müslümanların yönetime katılmak veya bunu reddetmek konusunda tereddüde düştüklerini gördüğümüz gibi devletin görevlerine kendilerini aday göstermekte tereddüt gösterdiklerini de görüyoruz. Biz Yusuf (a.s) kıssasından şunu anlıyoruz: Müslüman, bazı durumlarda kendisini tezkiye edebilir. Eğer Allah’ın dinine veya genel olarak bütün insanların menfaatine bir hizmet söz konusu ise ve bununla birlikte bir günahın varlığından da söz edilemiyor ise, herhangi bir devlet görevini Müslüman alabilir. Bu konuda niyet faktörü de ve hak ehlinin konumu da önemlidir. Hak ehli araları ndan herhangi bir kimsenin belli bir şeyi yapması görüşünü kabul edecek olursa, niyetini salih kılmak şartına bağlı olarak bunu yapmak görevidir. Biz bu hususu "Durusun fiil. Amelil-İslami" = İslami çalışmaya dair Dersler" adlı eserlerimizde etraflı bir şekilde açıklamış bulunuyoruz. Ancak burada AKİDEYE AYKIRI BİR GÖREVDE ÇALIŞMAKTAN VEYA BÖYLE BİR GÖREVİ KABUL EDENİN, MÜNAFIKLIK YAPMAK ZORUNDA KALACAĞI VEYA GÜNAHI GEREKTİRECEK BİR İŞ İŞLEYECEĞİ BİR GÖREVİ

KABUL ETMEKTEN SÖZ ETMİYORUZ. Bu konuda muvazene (karşılaştırma) her zaman için iyi olan ile daha iyi olan arasında; azimet ile ruhsat arasında; iki şerden daha hafifi: iki zarardan daha ehveni arasında söz konusudur ve bu ayrıca bu konuda ilahi tevfiki de gereklidir... Günümüz Hindistan’ı gibi bir ülkede bir bakanlık kabul eden salih bir insanın hata işlediğini söyleyenler, orada Müslümanların yok edilmesi hükmünü veren kimselerdir. Buna karşılık ANCAK KÜFRE HİZMET EDEBİLECEKLERİ BİR BAKANLIĞA ULAŞABİLMEK İÇİN AYAK VE ETEK ÖPEN, MÜNAFIKLIĞI SEÇEN KİMSELER İSE SADECE DÜNYALIĞI TALEP EDEN KİMSELER OLABİLİRLER.

Bu konuda kaide şudur! Eğer hak ehlinden oluşan bir şura ehli bulunuyor ise ve bunlara bu konuda belli bir görüşü varsa yahut çoğunluğun bir görüşü bulunuyor ise, bu her zaman ve mekânda uyulması gerek en nihai karardır. Çünkü hayatta karşılaşılan problemlere karşı ya esnek veya sert ve katı bir tavır takınmaları ve bunlardan sadece birisini tercih etmeleri mümkün olmayabilir.

"

  1. Said Havva El-Esas Fit, Tefsir (7/212 -14) çeviri M, Beşir Eryarsoy-Şamiley

Bu noktada bazı şeylerin açıklanması gerekmektedir. Birincisi imam Kurtubi (Rh.a) açıkladığı gibi İslam uleması bu konuda iki görüş ortaya koymuştur. Said Havva (Rh.a)’de bunu belirtmektedir. Yalnız iki müfessirinde tefsirinde birleştiği nokta itikadı ze deleyecek bir iş olmaması ve o işte istediği gibi yani İslam’a göre hareket edebilmesidir. Bakın tekrar hatırlatma olsun diye o yerlere işaret edelim.

"Faziletli bir insanın facir bir kimseye ve kafir bir yöneticiye is yapmasının mübah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağını bilmesi şarttır.

Dolayısıyla göreve getirilen bu salih insan o işte dilediği gibi ıslahat yapabilmelidir. Şayet salih insanın işleri facir kimsenin tercihidir arzuları ve fucuruna göre yapılacaksa böyle bir şey caiz olmaz."

a) El-Camuti Dhamil-Kur'on (9/323) cevi M.Besir Eryarsoy Burucy

Şu noktada Türkiye'de tağuttan görev alanlara sormak lazım. Gerçekten İslam’a uymayan facirlerin heva ve hevasına göre mi görevleri yapıyorlar yoksa onları kaile almadan mı? Gördüğümüz kadarıyla tağut memur alımında şartlarını belirlemiş ve bu şartlara uyulmasında şart koşmuştur. Bu şartlara uymayanlar tağutun istediği ile kapı dışarı edilirler veyahut onların isteklerine uyarak İslam’da delili olmayan, mideye bağlı bir içtihatla tağut yardımcısı birer nefer olmaya devam ederler... Yani görev alanlar şart koşan değil, şart koşulan taraf konumundadırlar. Bundan dolayı iman Kurtubi’nin kaydetmiş olduğu şart yerine gelmemekte ve bu işin cevaziyetide son bulunmaktadır. İman davası olanların dikkatine!...

Bakin Said Havva (Rha) neye dikkat çekiyor:

“...Eğer Allah’ın dinine veya genel olarak bütün insanların menfaatine bir hizmet söz konusu ise ve bununla birlikte bir günahın varlığından da söz edilmiyor ise, herhangi bir devlet görevini müslüman alabilir.

(.......)

Ancak burada Akideye aykırı bir görevde çalışmaktan veya böyle bir görevi kabul edenin, münafıklık yapmak zorunda kalacağı veya günahı gerektirecek bir iş işleyeceği bir görev kabul etmekten söz etmiyoruz."

a) El-Esas-Fit-Tefsir (7/213) Ceviri M.Beşir Eryarsoy-Şamiley Yukarıda zikretmiş olduğumuz hükümlerin ışığında Türkiye Cumhuriyeti’nde görev alanların nasıl bir hükme tabi olacağını gözler önüne sermeye çalışalım, Bakın göreve başl ayanlardan yapmasını istedikleri yemin metni nasıl:

"Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkılap ve ilkelerine, Anayasada ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma, Türk milletinin milli, ahlaki, insani manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, Laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim”

  1. Avukat Şerafettin Gökalp 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile ilgili Mevzuat Özel Hükümler Madde. 2 shi 504 ist, 1989 inkılap Kitabevi.

Devlet görevine başlayacaklar, en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda bu yemini ederler. Bu yeminin yazılı olduğu belge göreve başlayan tarafı ndan imzalanır. Bu belge yetkili amirlerce memurun özlük dosyasına konulur. Şimdi bu yemini yapan insanın hali sizce nedir. Hiçbir ikrahı - Mülci(=yeni kesin yapılan bir zorlama) olmadan bu sözü bir müslüman söyleyemez. İkrah-ı Mülci olmadan bu sözleri söylerse söylediği gibidir...

Bu sözler tağutların yeminidir çünkü öyle kabul etmişlerdir Her toplumun böyle bağlayıcı sözleri vardır. Rasulullah (sas) bizi böyle sözlerle yemin etmekten men etmiştir.

Rasulullah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır.

“Abdurrahman bin Samura Nebi (SAS)den dedi ki, Sizler babalarınız ve tağutların üzerine yemin etmeyiniz.”

a)Ahmet b. Hanbeli Minede (5161) Has no:20900.

b) Nesebi (7/13) K. Eyman.Babı 10 - Tağutlara yemin etmenin hükmü Hds no: 3754.

c) Muslim (8/223) 27 K Eyman 2- Bir kimse Lat ve Uzzaya yemin ederse hemen Allah'tan başka ilah yoktur; desin Hds no 6. Denirse ki "biz bunu, onları kandırmak için söylüyoruz.” O zaman şu hadisi okumalarını tavsiye ederiz:

" Sabit bin ed-Dahhak (ra)'dan rivayet edilmiştir: Dedi ki, Rasulullah (sas) şöyle buyurdu:

  • Her kim, yalan yere İslam’dan başka bir millet (den olmak)

üzerine yemin ederse o kimse söylediği gibidir!"

a) Tirmizi (3/124) K. NezrveEyman Bab: 15: İslam’dan başka bir millet (den olmak üzerine yalan yere yemin eden Hds no: 1583 Hasen - Sahin.

b) Ebu Davud (12/202) 21 -Eymanvc-Nuzur 7:(İslam’dan) Beri olmaya ve İslam’dan başka bir dine yemin etmek Hds no: 3259.

c) Nesei (7/27) Eymanvc-Nuzur. 31 - Sahin olunmayan şey üzerine adak adamak Hds no: 3794

d) ibni Mace (6/36) 1 1 Kı Kefaret 3 -İslamiyetten başka bir din üzerine yemin Hds no: 2018

e) Buhari (14/6533) 83 - K. Eymanvc ven-Nuzur 7 - İslam Dininden başka bir dinle yemin eden kimse Hds no: 30.

f). Abdurrezzak Musannef (8/416) 22 Kı Eymanvc ven-Nezre 15

  • İslam’dan başka bir millet üzere olmaya yemin eden kimse

Hdsno: 16252.

g) Abdurrezzak Musannef (10/66) 31 -K, Cami 79 Kendi Canına kıyan ve bir cana kıyan kimse

Hds no:19880.=>Sonu şöyledir: Kim Yalanda (olsa dahil)

İslam’dan başka bir millet üzere olmaya yemin ederse o Yemin ettiği gibidir."

h)İbni Hibban (6/280) K. Eyman Hds no:4352.=> "Kim Yalan dan (da olsa) bir milletin islamin benzeri (aynısı, dengi) olduğuna yemin ederse o dediği gibidir "

حسن خلق بمل سوى الإسلام كانتا فهو كما قال

ı) Beyhaki Şuabul İman (4/294) 34 - Hifzul-Lisan Hds no:5153 i)Beyhaki Şuabul İman (5/282) 44 insanların ırzlarının haramlığı Hds no:6665

j) Beyhaki Sunenul Kübra (14/454) K.Eyman. Allahdan başkasına yemin etmek sonra yemini bozan...Babı Hds no: 20399.

k) Bezlel-Mesa’i fi Cemima Ravahu imamul-Evzai (sh/69) Hds no: 63

Başka bir rivayette ise:

“Sad bin Ubede'den; ibni Ömer bir adamın şöyle dediği işitti “Kabeye yemin olsun!" Bunun üzerine dedi ki.

  • Allah'tan başkasına yemin etme, muhakkak Rasulullah (sas)

şöyle derken işittim:

“Allah'tan başkasına yemin eden kimse kesinlikle kafir olmuş veya şirk koşmuştur.”

a) Ahmed bin Hanbel (21127)Hds no: 6073 b)Tirmizi (3/118) K Nuzur ve Eyman Babi:Hds no; 15t74.

c)İbni Hibban (6/278) K.Eyman Hds no: 4343.

d) Beyhaki Sunenul-Kubra (14/451) K. Eyman Bab: Allah dan başladı adIna yemin etmenin kerahiyeti Hds no: 20394

e) Ebu Davud Tayalisi (31412) Hds no: 2008 → Sahih kaydıyla.

f) El-Ceidiyat (1/272) Hds no: 899.

h) Abdurrezzak Musannef (8/407) K. Eymân ven-nüzür Bab: 9 Hds no 16206.

ı) Ebu Davud (12/191) 21 K. Eymân ven-nüzür 4-Babalarının adı ile yemin etmek mekruhtur Hds no: 3251.

Bu işin yemin boyutu elfazlı küfre denk düşen yanıdır. Bu yeminin lafızlarının küfür olduğu apaçıktır... Ama iş bununla kalmamakta. Yeminde de ifade edildiği gibi sorumluluklarını bilerek bunları davranış halinde göstereceğime..." dair bölümde memurlardan bir takım sadakat gösterisi olan amellerin işlenmesinin istenmesidir. Bu amellerden birisi de putların, heykellerin, önünde saygı duruşuna durmaktır. Bu işten kaçmak neredeyse imkânsız gibidir... Devletin milli bayram olarak belirlediği bayramlarda bulunmak, orda İslam’ın aleyhine sözleri sarf etmek, duymak, bu bayramları övücü hutbeler okumak bu işin elfaz ve ameli küfrünü birleştiren olayl ardır. İçinde azıcık iman bulunan bir kişi bu işlerden el etek çeker; kendi selameti için: Çünkü Tağut sana iş verirken senin dinini şahsiyetini her şeyini satın almak istiyor. Maalesef bunu da beceriyor.

  • Rızık korkusu bir müminde olmamalı. Çünkü her şeyin Hazinesi

elinde olan Allah (cc) kitabında şu vaadi yapıyor:

وَمَا مِنْ دََٓابَّةٍ فِي الَْْرْضِ اِلَّْ عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا
وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ ﴿ ٦

Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allaha ait olmayan hiçbir canlı yoktur. " (Hud 11/6).

Allah’ın dinine ve kitabına iman eden adam buna hem “işittik ve itaat ettik” deyip, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu yakinen görür. Ama rızkını Allah’a kafa tutanların yanında aramak istiyorsa bilsin ki Allah’ın sözüne imandan ve güvenden çok maaş bordrosuna iman etmiştir…

Aç mezarı bulunmaz derler, biz buna şunu ekleyelim, evet aç mezarı bulunmaz ama aç gözlü mezarı çok bulunur. Edep yahu!

Bu konuda meseleyi uzattıkça uzatabiliriz. Ama bu kadarı düşünen bir insana yeter. Şimdi Mevdudi (Rha) konumuzla ilgili olarak aldığımız ayetin tefsiri saadetinde söylediklerini dinleyelim:

"Bu ayette bir takım önemli sorular gündeme gelmektedir. Şimdi bunları birer birer tartışalım:

İlk soru şudur:

Hz. Yusuf (as) krala yaptığı teklif bir memuriyet için miydi? Daha önceki açıklama notlarının ışığında vuzuha kavuş olmalıdır ki, mesele hedefine varmasını sağlayacak bir fırsat anını kollayan hırslı bir kişinin başvurusu yahut bir ricası olmadığı gibi, kralın kendi huzurunda dile getirilen bu teklifi kabul edişi de (meselenin öncesi yokmuş gibi) aniden olmamıştır. Zira Talmuda göre ibranı kendisini bilge ve uzman bir kimse olarak ispat etmişti: "Ayrıca Talmud, Hz. Yusuf'un(as) şöyle dediğini nakleder: "Şu kesin ki, benden daha, temayüz etmiş biri daha yok: Nihayet ben Allah’ın tüm bilgileri öğrettiği biriyim."

Aziz, nedimeleri, şehzadeleri, subayları ve bürokratları, Hz Yusuf (as) huzurundayken artık onun gerçek değerini öğrenmiş durumdaydılar ve başından son on yılda geçen değişiklikler esnasında sergilediği yüksek karakteri bizzat müşahede etmişlerdi. Böylece Hz. Yusuf (as) tevazuda, doğrulukta, önsezide, kendini kontrolde, güvenirlikte, cömertlikte, zekâ ve anlayışta eşsiz olduğunu kanıtlamıştır. Bu özellikler karşısında muhatapları bildi ve anladı ki, ülke kaynaklarının nasıl korunacağını, onların nasıl tasarruf edileceğini en iyi bilen, kaynakları geleceğin teminatı olarak mahfuz tutabilecek yegâne kişi odur. Bu yüzden Hz, Yusuf (as) isteğini belirtir belirtmez bütün kalpler iyle kendisine güvendiler. Hz. Yusuf (as) hakkında kralın beslediği olumlu kanaat Kitab-1 Mukaddes te teyit edilir.

Ayrıca Talmud da da belirtildiği gibi sadece kral değil, etrafında bulunan diğer yöneticiler de Hz. Yusuf (as)

yönetime geçmesini ittifakla kabul etmişlerdir.

Şimdi ikinci soruyu ele alalım:

"Hz. Yusuf’a (as) güven duyulmasını sağlayan gücün mahiyeti neydi? Bu önemlidir, çünkü Kur'an-ı kavramada tecrübesi olmayan kimseleri bu ayette geçen deyim'i ve daha sonra geçen tahıl dağıtım işi yanıltmış: bu yanılgıyla söz konusu memuriyetin bugünün "Hazine Müsteşarı" "kıtlık dönemi danışmanı" yahut "Maliye Bakanı" türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi. Zira Kuran, kitab-ı mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Yusuf'a (a.s) tüm iktidar tevdi edilmiş ve bir yöneticinin tüm imtiyazı verilmiştir. Tahta oturmasının (ayet, 100) ve kendisine melik denilmesinin (ayet. 72) sebebi budur. Bizzat Hz. Yusuf (as) Allah’a kendisine melikliği bahsettiği için şükretmiştir (ayet,100)

Her şeyden öte, bizzat Allah bu olaya tanıktır; mealen: Böylece Yusuf’a ülkede iktidar verdik. Artık ülkenin her yanına istediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuştu (Ayet 56). Kitab-ı Mukaddese baktığımızda şunları okuyoruz: "Ve Firavun Yusuf'a dedi: "Evimi mekânın bileceksin ve halkın senin emrinle yönetilecek. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım Bak, tüm mısır ülkesini yönetmeye seni tayin ediyorum. Senden habersiz Mısır ülkesinde hiç kimse ne parmağını kıpırdata bilecek ne de adım atabilecektir. Ve Yusuf'a Zaphnath-Paaneah (Dünya koruyucusu) adını verdi. "(Tekvin 41:40 -45) Talmuda göre ise olay şöyledir, Ağabeyleri Mısırdan babaları Hz, Yakub’a (a.s) döndüğünde Hz. Yusuf (a.s) hakkında kendisine şunu söylediler: "Mısır meliki, halkı üzerinde öylesine egemen ki ondan üstünü yok... Herkes onun emriyle giriyor, onun emriyle çıkıyor ülkeye. Yöneten onun emirleri… Efendisi Firavnun nefesini harcamasına gerek bile yok.”

Meseleyle ilgili bir diğer soru da şu: Hz. Yusuf'un (as) ülkede ki tüm iktidarın kendisine teslimi için yaptığı teklifin hedefi neydi? Hizmetlerini kafir bir devletin kanunlarına güç katmak için mi gerçekleştirdi? Yoksa elinde bulundurduğu hükümetin güçleriyle İslam’ın bu kültürel, ahlaki ve siyasi sistemlerini mi tesis etmek niyetindeydi? Bu sorulara en iyi cevap Allame Zemahşerinin Keşşaf tefsirinde 55. Ayete getirdiği yorumda verilmiştir. Şöyle diyor:

Yusuf Aleyhisselam ülkenin kaynaklarını benim tasarrufuma verin sekl indeki teklifinde bulunduğu zaman niyeti Allah’ın hükümleri yürürlükte kılmak, hak ve adaleti tesis etmek ve tüm Rasuller gibi görevini icra etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmeyi, saltanat sevdası için yahut dünyevi arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böylece bir talepte bulundu, çünkü bu işi icra edebilecek bir başkasının bulunmadığını gayet iyi biliyordu. İşin açıkçası yukarıdaki soru en önemli ve temel meseleye götürmektedir,

Yusuf Aleyhisselam Allah Rasulü müydü, değil miydi?

Eğer öyle idi ise Kuran nasıl oluyor da tağuti prensiplerle işleyen bir küfür düzenine hizmet edebilen (sözde Hz.

Yusuf-(as) böyle yapmıştır!) bir peygamber tipinden söz ediyor?

Hatta daha önemli bir soruya varıyoruz: O sadık bir kimse miydi değil miydi?

Eğer öyleyse, nasıl oluyor da hakimiyetin Allah'a değil de krala ait olduğu teorisini (güya) pratikte uygulayabiliyor, oysa zindanda iken "hükmün, yalnızca Allah'a ait olduğunu "(ayet 40) söylememiş miydi?

Ve eğer kimilerinin sandığı gibi o başvurusunu krala hizmet için sunmuşsa, bu demektir ki hapisteyken bu söylediklerine ilkece aykırı bir iş yapmış demektir. "Hangisi daha hayırlı çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa tek bir kadir-i mutlak Allah mı? Madem ki Mısır kralı halkın ittihaz ettiği "tanrılar dan bir tanrıdır; o halde İslami bir hukukla yönetilen gayri İslami bir düzenin yönetim işini üstlenmeyi, bu konuda hizmet vermeyi teklif etmesi Hz. Yusuf (as) için Rabbiyle kralı müsavi tutmak olmuyor muydu? Böyle bir durumda söz konusu yorumcuların Yusuf Aleyhisselam’a biçtiği yer ne olacaktır?

Doğrusu bu ayeti böyle yorumlayan müslümanların Hz. Yusuf'un (as) manevi şahsını olmayacak derecelere düşürmeleri tam bir saçmalıktır. Bu durumlarıyla kendileri, bozulma dönemlerinde Yahudilerin geliştirdikleri zih niyetin bir benzerine saplanmış olmaktadırlar. Ahlak ve maneviyatları çökmeye başladığında Yahudiler kendi düşük karakterlerini haklı göstermek ve daha da alçalmaya mazeret kotarmak için nebi ve velilerini düşük karakterli insanlar olarak resmetmeye başlamışlardı. Aynı şekilde gayrimüslim hükümetlerin yönetimi altına giren kimi Müslümanlar bu yönetime hizmet etmek istemişler fakat, İslam’ın talimatı ve Müslüman atalarının sergilediği örnekler önlerine dikilmiş ve utanmışlardı. Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek suretiyle bu ayetin hakiki anlamından sarf-ı nazar ettiler ve peygamberin, gayri İslami Kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düştüğü şeklinde saptırdılar. Oysa peygamberin kendi kıssası bize öyle bir hisse vermede ki, tek bir Müslümanın bile yalnız başına, İslami safvetiyle imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslami bir inkılap oluşturabileceğini, gerçek bir müminin, ahlaki seciyesini gerektiği gibi kullanarak, bütün bir ülkeyi ordu suz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir.

a) Tefhumul-Kur’an Mevdudi (2/471 -3) çev. Heyet ist. 1991. 2. Baskı İnsan yayınları

Mevdudi (Rha) dedikleri yerli yerinde ve çok güzeldir. Birde Üstad Mevdudi (Rha) "İslam’da Hükümet" adlı Hilal yayınları arasında çıkmış eserin sh. 90 ile 113. sayfalarına bir göz atmanız meselenin daha güzel anlaşılmasına yarayacaktır.

En son olarak bu konu ile ilgili değerli Üstat, davetçi Abdullah Dai hocamızın "Allah’ın Rasulu Yusuf (as) 'a yapılan ikinci ve Çağdaş bir iftira " başlıklı makalesini önemine binaen olduğu gibi aktaralım. İnşaAllah o zaman konu daha da aydınlığa kavuşur. Şimdi sizleri değerli hocamızın yazdıklarıyla başbaşa bırakalım:

“Yegâne Rabbimiz Allah Teala (Azze ve Celle), asla değişmeyen sünneti gereği bütün Rasul kullarının vazifesinin aynı olduğunu beyanla şöyle buyurur:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُل ِ اُمَّةٍ رَسُولًْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ
هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلاَ لَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الَْْرْضِ فَانْظُرُوا
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذ ِب۪ينَ ﴿ ٦٣

Andolsun, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik." (Nahl 16/36)

Alemlerin Rabbi Allah’ın, insan kulları arasında seçip vazifeli kıldığı her Rasul ve her Nebi kulunun vazifesi, insanlara: "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının," hakikatını tebliğ etmektir... Bu risalet ve Nubuvvet vazifelerini herhangi bir tağuti ve beşerî güç kuvvet engelleyememiştir. Yedide n yetmişe, köleden sultana, yönetilenden yöneticiye her kim ki, Resul ve Nebi şahsiyetin muhatabı olmuş ise, "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının" tebligatıyla karşılaşmışlardır. Allah Teala’nın hükümlerini, emir ve nehiylerini tebliğ ve insanlar Allah'a kulluğa davet ile vazifeli olan Rasul ve Nebiler insanlar arasında makamları, mevkileri yaşları ve cinsiyetlerini söz konusu etmeksizin, hiçbir ayrıma gitmeksizin hepsini, tağuttan kaçınmaya, tağuti anlayış, inanç adet, yasayış ve düzenleri reddedip yalnızca Allah'a kul olmaya davet etmişlerdir. Onlara Allah’ın kendisine vahyettiklerini duyurmuş, anlatmış ve onları Allah’ın dinine davet etmişlerdir.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

وَمََٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّْ نُوحَ۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لََْٓ اِلٰهَ اِلََّْٓ اَنَا
فَاعْبُدُونِ ﴿٥٢

Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım. Benden başka ilah yoktur, öyleyse Bana ibadet edin." (Enbiya 21/25)

Rabbimiz, Allah’ın kendisine vahyettiği ve tağuttan kaçınarak, Allaha kul olmayı tebliğ etmek, vazifesiyle vazifelendirdiği Rasul kullarından bir kul da, peygamber oğlu, peygamber oğlu peygamber oğlu Peygamber Hz Yusuf (a.s) dır. (Bknz, Buhari; & K.Enbiya b.ll Hds no;27)

Kur'an'ın en güzel kıssasında (Yusuf 12 13 bknz) Rabbimiz Allah tarafından beyan buyrulan Yusuf (as) ın kıssasında Yusuf (a.s)’ın Mısır hayatında namus konusunda iftiraya uğradığı, bildirilmiştir (bkz. Yusuf 12/23 -6). Kendisi hayatta iken ve ergenlik çağında böyle bir iftiraya uğrayan Allah’ın Nebilerinden Yusuf (a.s), vefatından binlerce yıl sonra da kendisine iftira edilmiş ve asla yapmadığı bir şeyle “öyle yaptı" diye beyan edilmiştir hem de kendisinin bir peygamber olduğuna inandıklarını söyleyenler tarafindan.

Yusuf (as) hayatta iken kendisine atılan zina i ftirasının mahiyeti, yegâne düsturumuz ve hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim de beyan buyrulmuştur. Bizzat kendisine iftira eden "Aziz'in karısı "bunun doğru olmadığını, Yusuf (as)’ın iffet bakımından tertemiz olduğunu itiraf etmiştir. (bkz. Yusuf 12/51) Bunun üzerinde durmaya ihtiyaç yoktur. Bunun tamamen bir iftira olduğu "Nass" ile sabit olduğu malumdur.

İkinci iftira ise, zamanımızda yaşayan birilerinin, Yusuf (as) yaptıkları iftiradır. Allah’ın Muvahhid, mümin, Müslüman, muttaki Salih ve vahye muhatap Nebi kullarından Yusuf (as)’ı birinci iftiradan tenzih ettiğimiz gibi, ikinci iftiradan da tenzih ederiz. Birinci iftira zina iftirası idi, ikinci iftira ise Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların, ta kendileri olan bir topluluğun dini terk edip, ataları İbrahim, Ishak ve Yakup’un dinine uyan ve Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmayan Muvahhidlerin önderlerinden olan Yusuf (as)’in, egemen tağutun şirk hükümleriyle hükmettiği iftirasıdır. Tağuti düzenden de onun yöneticisinden görev alıp tağuti hükümlerle hü kmettiğini beyan edenler, Allah’ın ayetlerini çarptırmakta hem sapan hem de saptıranlar olmaktadırlar.

Rabbimiz Allah Teală şöyle buyurur:

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهَُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿ ٢٢﴾

Yusuf) tam ergenlik çağına varınca kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte iyilik yapanları Biz, böyle mükafatlandırırız. (bkz. Yusuf 12/22)

Mücahid (Rh.a) der ki:

Biz O'na, akıl, kavrayış ve peygamberlik verdik demektir. Burada hükmün peygamberlik, ilminde din olduğu söylenmiştir. İlmin, rüya ilmi olduğuda söylenmiştir. "O'na, genç bir çocukken, peygamberlik verildi "diyenler, aynı zamanda "ergenlik çağına ulaşınca da Biz O'nun, kavrayış ve, bilgisini artırdık" diye de eklerler." (İmam Kurtubi el - Camiu Li Ahkamil-Kuran (9/247)).

İmam Fahreddin er-Razi (Rh.a) şöyle der:

"Hüküm, nübüvvet demektir çünkü peygamber halk üzere gönderilmiş bir hakimdir.İlim de, din ilmidir. (Fahreddin Razi Tefsiri Kebir (13/190) çevi Suat Yildirim.)

İmam İbni Kesir (Rh.a) da aynı hakikate vurgu yaparak şöyle diyor:

"Burada peygamberlik kastedilmektedir. Allah Teala, o kavimler arasında peygamberliği O'na vermiştir. "(İbni Kesir Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri (8/4046) çevi Bekir Karlığa-Bedrettin Çetiner).

Kendisine hüküm ve ilim, yani peygamberlik ve din verilen Yusuf (a.s), evinde kaldığı "Mısır azizinin karısının saldırısına uğrar, Allah’ın yardımıyla iffetini korur ve kendisine iftira edilir. İftira eden Azizin karısının iffetsiz olan teklifini yerine getirmeyi reddedip zindana atılmayı tercih eder...

Olay, ayetler de şöyle beyan buyrulur!

قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ
يَفْعَلْ مََٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿ ٢٣

Kadın dedi ki "Beni, kendisiyle kınadığınız işte budur. And olsun, Onun nefsinden ben murad istedim. O ise (kendini) korudu. Ve and olsun, eğer O, kendisine emrettiğini yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürenlerden olacak"

قَالَ رَب ِ الس ِجْنُ اَ حَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنَ۪ٓي اِلَيْهِِۚ وَاِلَّْ تَصْرِفْ عَن ۪ي
كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿ ٣٣

Yusuf) dedi ki:" Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece) cahillerden olurum."

فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿ ٤٣

Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uz aklaştırdı. Çünkü o, işitendir, bilendir.

ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْْٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتهى ح۪ينٍٍ۟ ﴿ ٥٣

Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka o'nu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı.

وَدَخَلَ مَعَهُ الس ِجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمََٓا اِن َ۪ٓي اَرٰينَ۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًِۚ وَقَالَ
الْْٰخَرُ اِن َ۪ٓي اَرٰينَ۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزاً تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَب ِئْنَا
بِتَأْو۪يلِهِ۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُ حْسِن۪ينَ ﴿٦٣

O'nunla birlikte iki gençte zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm" dedi. Öbürü: Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm, kuşlarda onlardan yemekteydi." dedi. Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz.”

قَالَ لَْ يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهَ۪ٓ اِلَّْ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ
ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَب ۪يۜ اِن ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَْ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ
بِالْْٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونََۙ ﴿ ٧٣

(Yusuf) dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben, mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti det anımayanların ta kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terk ettim.

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبََٓاءَ۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنََٓا اَنْ نُشْرِكَ
بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَ لٰكِنَّ اَكْثَرَ
النَّاسِ لَْ يَشْكُرُونَ ﴿ ٨٣

Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup'un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Ancak insanların çoğu şükretmezler.

يَا صَاحِبَيِ الس ِجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَر ِقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ ﴿ ٩٣

Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?

مَا تَعْبُدُونَ مِنْدُونِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَسْمََٓاءً سَمَّيْتُمُوهََٓا اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمْ مََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ
بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّْ للِّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّْ تَعْبُدَُٓوا اِلََّْٓ اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الد ۪ينُ
الْقَي ِمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُ ونَ ﴿ ٠٤

Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir Hüküm yalnızca Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Doğru olan din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf 12/32-40)

Tertemiz iffet sahibi Yusuf (as) iftiracıların iftirası dolayısıyla zindana atılır. Allah Teala kendisine hüküm ve ilim vermişti. Kendisi, Allah’ın vahyedip vazifeli kıldığı bir Nebi, bir Rasul idi. Vazifesi, cehaletin, küfrün ve şirkin içinde olup, Allah’ın hükümlerine mukabil hüküm koyan, koyduğu hükümleri egemenliği altında ki insanlara uygulatan tağutların zulmünden insanların kurtulmalarına vesile olmak. Kulları, kullara kul olmaktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul yapmak." Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" diye insanların tebliğ etmek, onları tağutun hükümleriyle amel etmekten uzaklaştırarak, Allaha kulluk yapmalarını sağlamak. Hidayet verecek Allah’tır. Rasuller ve Nebiler, insanların hidayete ermelerine vesile olup yardımda bulunurlar

Yusuf (as) ile beraber birçok zindan arkadaşları vardır. Zindan arkadaşlarına, Allah’tan almış olduğu vahyi tebliğ ediyor, onları Tevhid’e davet edip, putları ve putlaştırılan tağutları redde tmeye çağırıyordu. Allah'tan başka ilahlaştırdıkları her ne var ise, tamamen boş, batıl ve çürük bir anlayışın sonucu ortaya çıktığını kendilerine anlatıyordu... Onların küfür ve şirke batmış inançlarını iman nuru ile tertemiz yapmak istiyordu. Batıl anlayışlarla kirletilmiş beyinlerini Tevhid ile yıkayıp güzelleştirmek arzusundaydı... Kendilerini sapıklıktan kurtararak hidayet bulmalarını sağlamak vazifesini yerine getirmeye çalışıyordu. Onların hakkı idrak ederek kabul etmesinde rehberlik ediyordu. Bu tebliğ, davet ve irşad vazifesini her vesile ile gündeme getiriyor ve muhatabı olan insanları uyarıyordu. O'nunla birlikte zindana giren iki genç birer rüya görüyor ve rüyanın tabir edilmesi arzusuyla Yusuf (as)'a müracaat ediyorlar. Rüyalarını anlatan gençle rin rüyalarını ve bu konudaki ihtiyaçlarını vesile kılarak, onlara Tevhidi anlatıyor, hakki tebliğ edip Allah’a şirk koşmadan iman etmeye davet ediyor.

Allah’ın Nebisi Yusuf (as), zindan arkadaşlarına Tevhid akidesini tebliğ etmeden ve onları Allah’ın yegâne Rab oluşuna iman etmeye davet etmeden önce, kendi akidesini beyan ediyor. Allah Teala'nın kendisini bir Nebi ve bir Rasul olarak seçip vazifeli kıldığını, kendisine vahiy ederek gaybı bildirdiğini, bunun delil ise, onlara rızk olarak gelecek şeyin daha onlara gelmeden haber verdiğini bildiriyor.

قَالَ لَْ يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهَ۪ٓ اِلَّْ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا
مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَب ۪يۜ اِن ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَْ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِا لْْٰخِرَةِ هُمْ
كَافِرُونََۙ ﴿ ٧٣

Yusuf) dedi ki "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben, mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir.

Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terk ettim.” (Yusuf 12/37)

Fahreddin Razi A.g.e (13/235),

Yegâne Rabbi Allah’ın kendisine öğrettiği gaybtan haber verme mucizesini apaçık ortaya koyan Yusuf (as) Allah’a iman etmeyen ve ahiret gününü inkâr eden bir kavim olan içinde bulunduğu milletini yani dinini terk ettiğini beyan buyuruyor. Terk etmek, bir şeye ilişmemekten ibarettir. Bundan dolayı daha önce o işin içinde bulunmak, terk etmenin şartı değildir. (Fahreddin Razi A.g.e (13/235)). Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.a) Meşhur tefsirinde şunları kaydeder:

“Şehristani'nin 'El-Milel ve'n-Nihal’deki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler haddi zatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen manaya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikat ve iman bakımından din amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımından yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte itikat edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise, esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur.

Şu hâlde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, içtimai duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlenin bağlı bulunduğu hâkim ilkeler ve takip edilen gidişattır, sülük edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, eğri olanı olmayanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca, hac olmayanı da hüsrana ve kötü akıbete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul dediğimiz toplumun kendisi değildir. Ona cemaat, kavim, ümmet ve ehl-i millet denilir. "Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kuran dili (1/-397-8) iST. ty Yenday).

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (Rh.a)’ın beyan ettiği üzere, "Millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, toplumsal duygu ve anlayışların tabi olduğu ve kitlelerinin bağlı bulunduğu ilkeler ve takip edilen gidişattır.”

Var olan toplumun gerek inanç ve gerek amel bakımından tabi olduğu düzen, O toplumun milleti yani dinidir. Bu düzen hakta olabilir, batılda olabilir. Tevhid de olabilir, şirk de olabilir. İslam'da olabilir, küfür de olabilir.

Hak üzere, Tevhid üzere ve İslam üzere olan Allah’ın Rasulu Yusuf (as), batıl, şirk ve küfür üzere olan toplumun, bağlı bulunduğu itikatlarını ve amellerini terk etmiştir.

Bir toplumdaki hal ve hareket, gidişat ve amel, itikatlarından kaynaklanır. Pratik hayat, teorik anlayışın yansımasıdır. Toplumda hâkim olan anlayış ve inanç ne ise, sosyal hayat ona göre şekillenir. Sosyal hayat imanın gereği gibi düzenlenir. Eğer topluma İslam’ı reddeden tağuti hükümler egemen ise, toplumun düzeni, ona göre şekillenir. İslam hayattan uzaklaştırılır. Onun yerine küfür ve şirk hâkim olur. Allah’ın hükümlerinin yerine, egemen zalim tağutların hükümleri geçerli kılınır. Tağutun hükümlerine göre hayatı düzenleyen yönetilen halk kitleleri, inandıkları gibi yaşamayınca, yaşadığı gibi inanmaya başlar.” Şekillenen hayat anlayışı onların akidesi haline gelir ve tağuti değerler onlar tarafından kabul görülüp kutsallaştırılır. Amel ettiklerini itikat haline getiriyor itikat ettikleriyle amel ediyor bir durum, cahiliye toplumunun milleti yani dini haline gelir. Zalim ve sömürücü tağutların işgal ettikleri İslam topraklarında gündeme getirip egemen kıldıkları tağuti düzenler, insanlar tarafından benimsen miş, iman haline getirilmiş ve benimsenip iman haline getirilen ilkeler, pratik hayatta yaşanır olmuştur. Bir din haline getirilen bu anlayış bir muvahhid müminin İslam’ı koruduğu gibi, koruma altına almış, ona karsı çıkanlarla savaşılmış, onun uğrunda öld ürülenler şehit kabul edilmişlerdir. Bu tağuti dini, akidesi olduğu gibi, akidelerinin gereği olan amelleride vardır. Bu tağuti akide, toplum tarafından kabul görmüş ve pratik hayatın, siyaseti, ekonomisi, hukuku, eğitimi, Hicareti, ailevi ve sosyal yönleri ona göre düzenlenmiştir... Yusuf (a.s) zamanındaki Mısır ülkesinde havalarını ilahlaştıran tağutlar hakimdi. Egemen tağutlar, Allah'a iman etmedikleri gibi, ahireti de tanımayıp inkâr ediyorlardı. Onların bu anlayışları ve sosyal hayata yansıması, Mısır' da bir tağuti gündeme getirmiş, egemen kılmıştır.

Allah’ın Nebisi Yusuf (a.s), bu tağuti ideolojiyi ve duzeni, bütün kurum ve kuruluşlarıyla reddedip terk etmiş ve asla tanımamıştır. Muvahhid Müminlerin, Allah'a şirk koşan Allah’ın hükümlerinin hayata egemen olmasını istemeyen ve engelleyen tağutlara karşı ki değişmez net tavrı:

قُلْ يََٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونََۙ ﴿ ١﴾
لََْٓ اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونََۙ ﴿ ٢﴾
وَلََْٓ اَنْتُمْ عَابِدُونَ مََٓا اَعْبُدُِۚ ﴿ ٣﴾
وَلََْٓ اَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمَْۙ ﴿ ٤﴾
وَلََْٓ اَنْتُمْ عَابِ دُونَ مََٓا اَعْبُدُۜ ﴿ ٥﴾
لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ ﴿ ٦﴾

De ki: "Ey kafirler, Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Sizde benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin Dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun 104/1-6)

Yusuf (a.s), inancıyla, ameliyle, ideolojisiyle, teori ve pratiğiyle küfür ve şirke dayalı düzeni redd etmistir.Allah’a şirk koşan ve hevasını ilahlaştırmış tağutların hükmüyle şekillenen mevcut düzeni tanımamış, her yönüyle terk etmiştir. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen bir cahiliyye toplumudur içinde bulunduğu, toplum. Her kurumu şirk üzere, her kuruluşu küfür üzere bina edilen cahiliye şirk toplumların her kurum ve kuruluşundan uzak durulmalı ve onları reddedip terk edilmelidir. Tevhidin, imanın ve İslam’ın gereği budur!

"Allah’a iman etmeyen, ahiret de tanımayanların tâ kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terk eden" Allah’ın Resulu Yusuf (as) kimlerin milletine, yani dinine uyduğunu şöyle beyan buyurur:

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبََٓاءَ۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنََٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ
مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَشْكُرُونَ
﴿٨٣

"Atalarım İbrahim'in, İshak’ın ve Yakub'un milletine (dinine) uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanın dandir, ancak insanların çoğu şükretmezler." (Yusuf 12/38)

Yusuf (a.s), Allah’ın Rasul ve Nebileri olan ataları İbrahim (as), İshak (as) ve Yakub (as) ın milletine uymuştur. Bu önder ve örnek yüce şahsiyetler ve onlar gibi olanlar Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamış Muvahhid Mümin Müslüman kişilerdir. Hepsi, şirki, küfrü, tağuti, inancıyla ve am eliyle reddedip terk etmişlerdir. Yegâne hakikat olan "La ilahe illallah’ın gereği olan tağutu her yönüyle reddedip Allah’a şirksiz iman ederek ibadet eylemişlerdir. (Bakara 2/ 256, Kehf 18/110) hükümde Allah'a asla ortak koşmamış ve her zamanda her mekânda, her hâlükârda Allah'a şirksiz iman ederek ibadet etmişlerdir. Allah hükümde hiç kimseyi kendisine ortak etmemiştir. (Bknz. Kehf 18/26)

Allah’ın Nebisi Yusuf (as)’ın milletine uyduğu İbrahim (as)’in ve Onunla beraber olanların tavrına dikkat edelim! .

Rabbimiz Allah, hanif dostu İbrahim (as)'in ve ona uyanların net Tevhidi tavrını şöyle beyan buyuruyor?

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فَ۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُِۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا
بُرَءَٰٓؤُ ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ
الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضََٓاءُ اَبَداً حَتهى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهَُٓ اِلَّْ قَوْلَ اِبْرٰه۪يمَ لَِْب۪يهِ
لََْسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمََٓا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ رَبَّـنَا عَ لَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا
وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿ ٤

İbrahim ve O'nunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizler den ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir (Mümtehine 60/14)

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لَِْب۪يهِ وَقَوْمِهَ۪ٓ اِنَّن۪ي بَرََٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونََۙ ﴿ ٦٢﴾
اِلَّْ الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ ﴿ ٧٢﴾
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي عَقِبِه۪ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿ ٨٢﴾

"Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki:

Şüphesiz ben sizin yaptığınızdan uzağım. (Ancak) beni yaratan başka. İşte o beni hidayete yöne ltip iletecektir" ve bunu (bu Tevhid inancını), belki. (İnsanlar Allah'a) dönerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı - bıraktı "(Zuhruf 43/26-28)

قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونََۙ ﴿ ٥٧﴾
اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمُ الَْْقْدَ مُونَ ﴿٦٧﴾
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ لَ۪ٓي اِلَّْ رَبَّ الْعَالَم۪ينََۙ ﴿ ٧٧﴾
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينَِۙ ﴿ ٨٧﴾

İbrahim) dedi ki "Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü? Hem siz hem de eski atalarınız?

İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır Yalnızca Alemlerin Rabbi hariç, ki beni yaratan ve bana hidayet veren o'dur" (Şuara 26/75-78)

قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَْ يَنْفَعُكُمْ شَيْـٔاً وَلَْ يَضُرُّكُمْۜ ﴿ ٦٦﴾
اُف ٍ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿ ٧٦﴾

İbrahim) dedi ki: "O halde Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?

Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz, yine de akıllanmayacak mısnız" (Enbiya 21/66-67)

Allah’ın Resulu Yusuf (as)’ın kendisine uyduğu ve peşi sıra gittiği, tek başına bir ümmet olan put kıran ibrahim (as)’ın tavrı budur!

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّْ مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا
وَاِنَّهُ فِي الْْٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿ ٠٣١

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in Dininden kim yüz Çevirir? Andolsun, Biz o'nu dünyada seçtik, gerçekte ahirette de. O, Salihlerdendir." (Bakara 2/130) Yusuf (as)'in tağutu, bütün yönleriyle terk edip kendisine uyaduğu Allah’ın Resullerinden ve babası Yakub (as)'da, dedesi İbrahim (as)'in yolunu takip etmiş, İbrahim'in milletine tabi olmuş yüce bir şahsiyetti.

Rabbimiz Allah Teala, Yakub (as)’ın tavrını, akidesini, amelini ve vasiyetini şöyle beyan buyuruyor:

وَوَصهى بِهََٓا اِبْرٰه۪يمُ بَ ن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الد ۪ينَ فَلاَ
تَمُوتُنَّ اِلَّْ وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ ﴿ ٢٣١

Bunu, İbrahim, oğullarına vasiyet etti. Yakub'da"

Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin”

اَمْ كُنْتُمْ شُهَدََٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتَُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ
بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبََٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً
وَاحِداًِۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿ ٣٣١

Yoksa siz, Yakub’un ölum anında, orada şahidler miydiniz? O oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?"

dediğinde onlar: "Senin ilahına ve ataların ibrahim, ismail ve ishakı’n ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz. Bizler, O'na teslim olduk." dediler. (Bakara 2/132-133).

Egemen tağuti şirk düzenine ve bu düzenin müşrik yöneticilerine karşı İbrahim (as) bu şekilde tavır almış ve kendinden sonra gelen Resullerle ümmetleri için ciddi bir örnek olmuştu. Allah’ın dostu put kıran İbrahim (as) in vasiyeti bu idi. İbrahim’i tavrı gereği,

اُف ٍ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿ ٧٦

Yuh size ve Allah'dan başka taptıklarınıza! Siz, yine de akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/67)

Allah’ın Resulü Yusuf (as), atası, İbrahim (as) 'a uymuş, O’nun sünneti üzere harekete başlamıştır. İbrahimi tavırla insanlara vahyi tebliğ edip onları Allah’a davet etmiştir. Rasullerin bu değişmeyen sünnetleri gereği davranan Yusuf (as) muhatapları olan zindan arkadaşlarına şöyle seslenir:

يَا صَاحِبَ يِ الس ِجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَر ِقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ ﴿ ٩٣

Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabler mi daha hayırlıdır, yoksa (kahredici) olan bir tek Allah mı?

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَسْمََٓاءً سَمَّيْتُمُوهََٓا اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمْ مََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ
بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّْ للِّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّْ تَعْبُدَُٓوا اِلََّْٓ اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ
الد ۪ينُ الْقَي ِمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُونَ ﴿ ٠٤

Sizin Allah’tan başka taptıklarınız Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin atalarınızın ad olarak adlandırdıklarımızdan başkası değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf 12/39-40).

İmam Taberi (Rha), bu ayetlerin tefsirinde şunlar, beyan eder:

" Görüldüğü gibi Yusuf (as), burada hapishane arkadaşlarını açıkça tevhid inancına davet ediyor.

Bunlardan sonra gelen ayette de onların dinlerinin kendileri ve ataları tarafından uydurulmuş efsaneler olduğunu söylüyor!

Sizin Allah’ı, bırakıp da kendilerine tapmış olduğunuz heykeller, sizlerin ve atalarınızın rabler ve ilahlar edindiğiniz bir takım aciz varlıklardır. Allah, bunların ilah diye isimlendirilmesine dair herhangi bir delil indirilmemiş, fakat onları siz kendiniz uydurmuşsunuzdur Hüküm verme ve tasarrufta bulunma sadece Allah’a aid dir. Aciz varlıkların böyle bir yetkisi yoktur Mutlak hüküm sahibi olan Allah ancak kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler. Tevhid inancını bırakıp başka yollara saparlar." (İmam Taberi, Taberi Tefsiri (5/24 -5)cev:. Karakaya K. Aytekin ist 1996. Hisar y.).

  • Allah’In Nebisi Yusuf(as), hükmün, yani mutlak egemenliğin

yalnız ve yalnız Allah’a aid olduğunu, sadece onun hükümlerine göre amel edilmeli ve yaratılış gayesi olan ibadetin bundan, başka bir şey olmadığını, bunun Allah’ın emri ve dosdoğru dinin ta kendisi olduğunu beyan buyurmuştur. Ancak insanların çoğu bunu bilmez bir durumda olup gaflet ve cehalet içindedirler. O gün de böyle, bugün de böyle!

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَسْمََٓاءً سَمَّيْتُمُوهََٓا اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمْ مََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ
سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّْ للِّٰهِۜ اَمَ رَ اَلَّْ تَعْبُدَُٓوا اِلََّْٓ اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الد ۪ينُ الْقَي ِمُ وَلٰكِنَّ
اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُونَ ﴿ ٠٤

Hüküm yalnız Allah’ındır." (En'am 6/57,62; Yusuf 12/40,67) Hüküm insan kullarına üzerinde mutlak egemenlik, Hiçbir kayıt hiçbir şart olmaksızın onları yaradan Allah’a aid olan egemenlik konusunda o günkü insanlar, gaflet ve cehalet içinde bulundukları gibi, çağdaş insanlık âlemide gaflet ve cehalet içindedir. İnsanların ortaksız Rabbi, Meliki ve ilahi Allah Tealaya aid olan mutlak egemenlik hakkını Allah’tan başkalarına vermek ve ona razı olmak, hiçbir ortağı olmayan Allah'a ortak kabul edip şirk koşmaktan başka bir şey değildir.

Bu değişmez hakikatı beyan buyuran Yusuf (as), onlara hükmün tasarrufun, dileme ve hükümranlığın bütünüyle Al lah’a aid oldugunu kulların sadece kendisine ibadeti kesinlikle emrettiğini haber verir ve der ki!

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلد ۪ينِ حَن۪يفاًۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَْ تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ
اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الد ۪ينُ الْقَي ِمُُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُونَُۗ ﴿ ٠٣

İşte dosdoğru din budur!

Sizi çağırmış olduğum Allah'ı birleme, ameli, sadece Onun için yapma, Allah’ın emretmiş olduğu, sevip razı olduğu, hüccet ve burhanla indirdiği dosdoğru din budur.

“Amma insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi 30/30)

Bu sebepledir ki, onların çoğunluğu müşriklerdir." (İbni Kesir. Age 68/4,071)).

وَمََٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿ ٣٠١﴾

Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir." (Yusuf 12/103)

Yusuf (as), o günün Mısır topraklarında kendisine Allah’ın vahyettiği bir Nebi, bir Resul idi. Vazifesi, muhatapları olan ve şirk içinde bulunan, yani tağuta kul olmuş olan insanlara, "Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının" diye tebliğ etmekti. Allah’ın Resulü Yusuf (as), içinde bulunduğu kavmin peygamberiydi.

Onları uyarmak, imanı tebliğ edip Allah’a davet etmek ile vazifeli kılınmıştı. Bu vazife, Allah’ın kendilerine vahyettiği her Nebi ve her Rasulun vazifesiydi. Allah’ın son Rasulu ve son Nebisi Rasulullah Muhammed (sav) Kur'an-ı Kerim’de buyrulduğu üzere şu şekilde tebliğ ediyordu.

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ
لُِْنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَ ئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لََْٓ اَشْهَدُِۚ
قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَرَ۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونََۢ ﴿ ٩١

Deki: "Allah, benimle sizin aranızda şahittir. Sizi ve kime ulaşırsam kendisiyle uyarmam için bana şu kur'an vahyedildi." (En'am 6/19)

Allah’ın Rasulu Yusuf (as), her kime ulaştıysa, onu uyardı, kendisine imanı tebliğ etti ve onu Allah'a davet etti, gün oldu onları zindana atan o günkü Mısır hükümdarını!

Rasullerin davetine her kim muhatap olursa, aynı tavırla karşılanır. Rasul, kendisine muhatap olan kişinin seviyesine bakmadan, makamını ve mevkisini gündeme getirmeden kendisine imanı tebliğ edip, hak olanı anlatarak Allah'a davet etmiştir. Zindan arkadaşlarını Allah'a davet eden Allah’ın Resulu Yusuf (as) zamanı geldiğinde ülkenin hükümdarının karşısına çıkıp, tebliğ ve davet vazifesini gerçekleştirdi.

ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّْ قَل۪يلاً مِمَّا تُحْصِنُونَ
﴿٨٤﴾
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونٍَ۟ ﴿ ٩٤﴾

Mısır hükümdarı, bir gün rüya görür ve rüyasını yorumlamak için zindandaki Allah’ın Rasulü Yusuf (as)’ı zindandan çıkartıp huzuruna kabul eder. Yusuf (as) kendisine daha önce elçisine rüyayı yor umladığı gibi yorumlar ve gerekli tedbirleri söyler... (Bknz. Yusuf (12/48-49).

Burada, Allah’ın Rasulu Yusuf (as) in tebliğ ve davet usulünü tekrar hatırlayalım kendisine rüyasının yorumunu soranlara, hemen rüyalarının yorumunu yapmıyor onların bu ihtiyaçlarını vesile kılarak kendilerine Allah’ın dinini tebliğ ediyor imanını izah edip Allah'a davet ediyordu...

Muhatabı kim olursa olsun ve hangi makamın sahibi ise hiç fark etmez…

Şirk ve cahiliye toplumunda köleden hükümdara her insana Allah’ın dini tebliğ edilerek Allah’a davet yapılmalıydı…. Yusuf (as), rüyasının yorumundan dolayı sözlere muhtaç olan hükümdarın bu ihtiyacını vesile kılarak, ona, Allah’ın dinini tebliğ edip onu Allah’a davet etmesi en tabii bir durumdur. Çünkü bu durum, hükümdarın rüyasını bir mucize olarak yorumlamaktan daha önemlidir. Önce daha önemli olan dan başlama en tabi olandır.

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِهَ۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يِۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا
مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ ﴿ ٤٥

Hükümdar dedi ki O'nu, bana getirin. O’nu, kendime bağlı kılayım." O'nunla konuştuğunda da şöyle dedi: "Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman yönetici)sin... (Yusuf/54).

Allah’ın Rasulu Yusuf (as) Allah'a iman etmeyen ve ahiretide tanımayan şirk içinde olan toplumun milletin, yani inancı ve pratik hayatıyla tağuti düzeni reddedip terk etmişti... İdeolojilerini ve düzenlerini reddedip terk ettiği cahiliyye toplumunun zindandaki vatandaşlarını Allah’ın dinine davet eden Yusuf (as)’ın karşısına büyük bir fırsat çıkmıştır: Bu tağuti düzenin egemen hükümdarın huzuruna çıkma imkanını bulmuştur!

Vatandaşlarına imanı tebliğ edip, onları Allah'a davet eden Allah’ın Rasulü Yusuf (as), şirk düzeninin en tepedeki yetkili kişiyi de Allah’a davet etmeliydi. Bu O'nun risalet vazifesiydi. Zindandakileri Tevhide davet eden Allah’ın Rasulü, saraydakini, hem de bütün ülkeye egemen olan hükümdarı şirk üzere bırakamazdı.

İmam Mücahid (Rha) der ki:

-"Bu büyük hükümdar, Hz. Yusuf'un önünde islam dinini kabul etti!

Abdullah ibni Abbas (Ranhuma) ise şöyle demiştir:

-Hükümdar O'nu, bir buçuk sene sonra hükümdarlığa getirdi! (İmam Kurtubi A.ge,(9/328)).

Abdullah ibni Abbas (r.anhuma) ile İmam Mücahid (R.ha)’ın beyan ettikleri gibi, kendisine Al lah’ın dini, yani islam tebliğ edilen hükümdarın Müslüman olması büyük bir ihtimaldir. Hükümdarın Yusuf (as)'a karşı çok nazik davranması ve O'nu övmesi, bu ihtimali dahada kuvvetlendirmektedir. Çünkü hükümdar da, ehl-i küfür ve ehli şirkin, imana ve İslam ’a karşı çıkmamış, aksine kendisini imana davet eden Allah’ın Rasulu Yusuf (as)’ın davetini çok olumlu karşılamıştır... Cahiliyye toplumlarının müşrik ve kafir halkı küçüğünden büyüğüne yönetilenden yönetene, köleden hükümdara hepsi ve herkes kendilerini imana davet eden ve onların şirk düzenine karşı çıkan Allah’ın Rasullerine karşı düşman olmuş çok sert tavırlar almışlardır. Bu halleri şirk ve küfür ehli olanların değişmeyen karakteridir. Tarih Boyu küfür ve şirk cephesinde yeni bir şey olmamış, herhangi bir değişiklik, görülmemiştir.

İşte "Kitab ve Sünnet "ten bu değişmez karakteri beyan eden deliller.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

وَاِنْ كَانَ طََٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذَ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطََٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا
حَتهى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاِۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿ ٧٨
قَالَ الْمَلََُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنََٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ﴿ ٨٨

Kafir olanlar peygamberlerine dediler ki: "Kesinlikle şunu bilin: Sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız.yahud dinimize dönecek siniz, " (Araf 71/87-88)

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسََٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قََٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً
اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثَُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ
هٰذِهَ۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهََٓا اَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ
وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَْ يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَداً ﴿٩١

Ashabu’l-Kehf)dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir şimdi biriniz, bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size onda bir rızık getirsin.

Ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin...

اِنهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ
تُفْلِحَُٓوا اِذاً اَبَداً ﴿٠٢

Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler. Bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız." (Kehf,18/19-20)

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَنْ قَالَُٓوا اَخْرِجَُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ
اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ ﴿ ٦٥

Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başkası olmadı." (Neml, 27/56)

Ummü l-Müminin Aişe (r.anha) anlatıyor:

Hatice, peygamberi birlikte alıp amcaoğlu Varaka ibni Nefe’l bin Esed Ibn Abdil-Uzzaya götürdü. Bu zât, Cahiliyye zamanında Hristiyan dinine girmiş bir kişi olup İbranice yazı bilir ve incil'den Allah’ın dilediği miktarda bazı şeyleri İbranice yazardı

Varaka, gözlerine körlük gelmiş bir ihtiyardı.

Hatice, Varakaya:

  • Amcam oğlu, dinle bak! Kardeşinin oğlu ne söylüyor?

Dedi!

Varaka:

  • Ne var kardeşimin oğlu? Diye sorunca, Rasulullah (hira

mağarasında) gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka şöyle dedi:

  • Bu gördüğün, Allah’ın Musa'ya gönderdiği Namustur. Ah

Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin, seni çıkaracakları zaman keşke hayatta olsam!

Bunun üzerine Rasulullah:

"Onlar, beni çıkaracaklar mı ki" diye sordu.

(Varaka)

-Evet! Senin getirdiğin bir şeyi getirmiş (yani vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın!

Şayet senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim, cevabını verdi.

Ondan sonra çok geçmedi, Varaka vefat etti. Ve o ara da bir müddet için vahiy kesildi. (Sahihi Buhari K. Bediul-Vahy 3.1. Hdsn 3).

Yegâne Rabbimiz Allah, sirk ve küfür cephesinin Tevhid ve iman cephesine karşı ki düşman tavrından hiçbir değişiklik olmadığını, Rasulü Muhammed (sav)’e karşı tavırları seleflerinin ki ile aynı olduğunu beyanla şöyle buyurur!

وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ
اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ ينَ ﴿٠٣

Hani o kafirler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorken, Allah düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır." (Enfal 8/30)

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِ نَ الَْْرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذاً لَْ يَلْبَثُونَ
خِلاَفَكَ اِلَّْ قَل۪يلاً ﴿ ٦٧
سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَْ تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاًٍ۟ ﴿ ٧٧

Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi. Bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar. (Bu) Senden önce gönderdiğimiz Rasullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın."(İsra 17/76-77)

Küfür ve şirk cephesinde yeni bir şey yok!

Başta İblis ve diğer şeytanlar olmak üzere müşrik ve kafir kitleler, Muvahhid müminlere karşı aşırı kindar ve düşmandırlar. Bu hangi çağda ve bölgede olursa olsun onların değişemeyen karakteridir. Bu böyle olduğu halde, Allah’ın Rasulu Yusuf (as)! huzuruna çağıran o günün Mısır hükümdarı müşrik ve kafirlerin o düşman tavırlarının aksine:

“-Onu bana getirin. Onu, kendime bağlı kılayım! diyor.

Yusuf (as) ile konuştuktan sonra büyük bir sevgi ve saygı ile:

  • Sen, bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer

sahibisin, güvenilir (bir danışman yönetici)sin! Diye inancını ve duygularını beyan ediyor.

Mısır hükümdarının Allah’ın Rasulü Yusuf (as)’a karşı olan bu dostane tavrı güvenilir İslam Tarihçilerinin de beyan ettikleri üzere, kendisine tebliğ edilen Hak Din İslam’ı kabul edip şirk ve küfür karakterinden vazgeçtiğinin bir delilidir. Onun tavrı, bir mümin Müslüman tavrını andırmaktadır.

İmam Taberi (Rha), "Tarihu'l-Mmam vel-Mulük" adlı meşhur eserinde şöyle diyor:

"Bazilarina göre bu hükümdar, ancak Yusuf’un dinini kabul ederek iman getirdikten sonra ölmüştür" (Taberi Milletler ve Hükümdarlar Tarihi çev:zakir Kadiri ıllgan-Ahmet Temir ist. 1991 C.2 sh. 69)

İmam ibni Kesir (Rha), “el Bidaye ven-Nihaye" adlı eserinde bu konuda şunları kaydeder:

"Muhammed b.İshak’ı n naklettiğine bakılırsa, Mısır hükümdarı Velid b. Reyhan, Yusuf (as) vasıtasıyla gerçek dini kabul etmiştir" (ibni Kesir A.g.e. çev M. keskin ist 1992, C,1 sh: 313).

İbnu'l-Esir (Rha), "el-Kamil Fit-Tarih "adlı eserinde aynı gerçeği dile getirir!

"Hz, Yusuf, Mısırın idaresini ele geçirince hükümdar Reyya’nı imana davet etmiş ve bir süre sonra vefat etmişti."

(İbnü'l-Esir el-kamil Fit-Tarih-islam Tarihi. çev: Dr. Ahmed ağırakça vdg, ist. 1985. 0.1 Sh: 136).

İmam Fahreddin er-Razi(Rha) "Mefatihu'l” Gayb adlı ünlü tefsirinde şunları beyan ediyor:

Hz. Yusuf Mısır’da adaleti uygulamış, bu sebeplede kadın erkek herkes O'nu sevmiştir. Hem o melik (hükümdar), hem de pek çok insan Hz.Yusuf sayesinde Müslüman olmuşlardı" (Age-0.13. Sh. 271.)

Kendilerine itimad edilen İslam alimlerinin Mısır hükümdarı hakkındaki görüşleri, O'nun iman edip Müslüman olduğudur.

Allah’ın Resulü Yusuf (a.s)’ın risaletine iman etmiş, müslüman olup Yusuf (as)’ın ümmetinden bir ferd olmayı kabul eylemiştir. İmam Fahreddin er-Razi (Rha) tefsirinde şu olayı rivayet eder!

“Rivayet olunduğuna göre Melik (hükümdar) Yusuf'la yönelmiş Meliklik yüzüğünü çıkarmış bunu Yusuf’un parmağına takmış, kılıcını Yusuf'un boynuna asmış ve Yusuf’a inci ve yakut kakmalı, altından bir taht yaptırmıştır. Bunun üzerine Yusuf (as);

-Tahta gelince, o taht sayesinde serin mülkünü kuvvetlendiririm, mühür ile senin işlerini yönetirim. Amma taca gelince, bu ne benim ne benim atalarımın libası, giysisi değildir demiş, "Tahta oturmuş ve halk da kendisine itaat etmiştir!””

(Fahruddin er-Razi Age C.13, Sh. 271.).

Bütün bu bilgilerden sonra artık net ve apaçık anlaşılan hakikat şudur ki, Allah’ın Rasulu Yusuf (as) Mısır hükümdarından:

"Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri (mali ve ekonomik kaynakları) üzerine (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum. Yönetim işlerini de bilirim. "(Yusuf 12/55) diye göreve talip olup görev isterken, küfür ve şirk ile hükmeden egemen zalim bir tağuttan görev istememektedir. Aksine kendi Risalet ve Nübüvvetine iman etmiş, ümmetinden bir ferdi olmayı kabul eylemiş mümin müslüman bir yetkiliden Rabbi Allah’ın kendisine vahyettiği hükümleri icra etmek için yardım talep etmektedir! İman edip, İslam Dinini kabul eden Mısır hükümdarı Peygamber, Allah’ın Rasulu Yusuf (as)'ı n bu isteğini hemen yerine getirmiştir. Çünkü bu istek, iman ettiği Alemlerin Rabbi Allah’ın bir emriydi. Allaha kul olmuş ve hükümlerini kabul etmiş olan Mısır hükümdarı, imanın gereği olan itaati hemen yerine getirmiş bu konuda bütün imkanları seferber etmiştir. (Enfal 8/24, Ahzab 33/36bknz)

Rabbimiz Allah Teâla, Rasulü Yusuf (as)'a Mısır'da verdiği güç ve iktidarı şöyle beyan buyurur:

وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الَْْرْضِِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشََٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا
مَنْ نَشََٓاءُ وَ لَْ نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿ ٦٥
وَلََْجْرُ الْْٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونٍَ۟ ﴿ ٧٥

İşte böylece biz, yeryüzünde. Yusuf’a güç ve imkân (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek, rah metinizi nasip ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız, Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır (Yusuf 12/56-52).

Elmalılı.M. Hamdi Yazır (Rha) bu ayetlerin tefsirinde şunları beyan eder:

"Ülkenin her yerinde sözü geçiyor dediği yapılıyordu. Öyle bir emniyet ve asayiş sağlamıştı, öyle bir sevgi ve itibar kazanmıştı, öyle büyük bir nüfuz ve iktidara ulaşmıştı ki, bütün ülkeyi tasarrufu altına almış, şehirleri, kasabaları, köyleri ve mezralarıyla bütün mısır ülkesi sanki O'nun evinin bahçesi haline gelmişti. Dilediği yerde ikamet ediyor ve hiçbir niza olmadan işleri yürütüyordu, istediği hazırlıkları yaptırıyordu." (Elmalılı Hamdi yazır. Age. C.5 Sh. 92)

İmam Fahruddin er-Razi (Rha) de şunu kaydeder!

"Bil ki, Allah’ın bu buyruğu Hz. Yusuf'un, meliklik hususunda kendisiyle hiç kimsenin boy ölçüşemeyeceği ve hiç kimsenin karşı çıkamayacağı, istediği ve dilediği her şeyi tek başına yapabileceği bir mertebede bulunduğuna delâlet eder." (Fahruddin er-Razi Age, C.13 Sh; 272).

İmam Kurtubi (Rha)de, meşhur tefsirinde bu ayeti açıklarken söyle der:

"Yani O'nu, hükümdarın kalbine yaklaştırmak O'nu hapisten kurtarmak suretiyle, O’na nimetler ihsan etmiş olduğumuz gibi, aynı şekilde Ona yeryüzünde imkân da verdik. Yani O’nu, dilediğini gerçekleştirebilme iktidarına sahip kıldık.” (İman Kurtubi A.g.e. c.9. Sh.327).

Bütün bu yetkili âlimlerin açıklamalarından anlaşılan şudur ki, Allah’ın Rasulü Yusuf (as), Mısır'da Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeden tek yetkili merci hali ne getirilmiştir. Rabbimiz Allah Teala kendisine bu iktidar imkanını bahşetmiştir.

O (as), yegane Rabbi Allah Teala, kendisine neyi emretmiş ise, öyle hareket ediyor, her amelini alemlerin Rabbi Allah’ın hükümlerine göre gerçekleştiriyordu. Allah’ın Rasulu Yusuf (as), Allah’ın hükümleriyle hükmediyor, egemenlik yetkisinde bulunan halkı, Allah’ın hükümleriyle yönetiyordu. Kendisi Alemlerin Rabbi Allah Teala'nın kendisine vahyettiği gibi davranıyor ve insanları Allah'a iman etmeye davet ediyordu,

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَسْمََٓاءً سَمَّيْتُمُوهََٓا اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمْ مََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ
سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّْ للِّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّْ تَعْبُدَُٓوا اِلََّْٓ اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الد ۪ينُ الْقَي ِمُ وَلٰكِنَّ
اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُونَ ﴿٠٤

Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur." (Yusuf 12/40) Hakikatini insanlara tebliğ edip, onları Allah'a davet ediyordu. Kendisine vahyedilen şeriata göre insanları sevk ve idare eden Allah’ın Rasulu Yusuf (as) Allah’ın kendisine beyan buyurduğu Minhaca göre hareket ediyordu.

Çünkü Allah’u Teala her ümmet için bir şeriat ve şeriatın uygulanış yöntemi olan minhacı beyan buyurmuştur.

Şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah:

وَاَنْزَلْـنََٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَق ِ مُصَد ِقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ
فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَْ تَتَّبِعْ اَهْوََٓاءَهُمْ عَمَّا جََٓاءَكَ مِنَ الْحَق ِۜ لِكُل ٍ جَعَلْنَا
مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاًۜ وَلَوْ شََٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ
ف۪ي مََٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَب ِئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ
ف۪يهِ تَخْتَلِفُونََۙ ﴿ ٨٤

Siz den her biriniz için bir şeriat ve bir minhac(yol yöntem) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı. Ancak (bu) verdikleriyle sizi denemesi içindir.

Artık hayırda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’a dır.

Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir." (Maide 5/48)

Bu ayetin tefsirinde İmam İbni Kesir (Rha) şunları beyan eder:

“Hakk Teala, her peygambere belirli bir yol koymuştur.

Sonra gelen peygambere gönderdiği buyrukla, bu hükümlerin bir kısmını nesh etmiştir. Daha sonra o kulu ve Rasul’ü Muhammed (sav)’e gönderdiği hükümle diğer Peygamberlerin risaletini neshetmiş ve O'nu, bütün yeryüzü halkına peygamber olarak göndermiş, peygamberlerin de sonuncusu kılmıştır." (İbn Kesir Hadislerle kuran-ı Kerim Tefsiri c5.sh, 2362).

Allah Teala, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah Muhammed (sav)'e vahyettiği hayat kitabımız Kura n-ı kerim ile, ondan önceki kitapların hükmünü neshetmiş en son şeriat ile evvelki şeriatların hükmünü kaldırmıştır.

Rasulullah (sav) Nübüvvet ve Risalet ile vazifeli kılındığı ondan ta kıyamete kadar yalnızca O'nun, vahyin gereği olarak beyan buyurduğu hükümler geçerlidir. Artık önceki şeriatların hükümleri geçerli değildir.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur,

تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتِْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمِْۚ وَلَْ تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا
يَعْمَلُونَ ﴿٤٣١

Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz."(Bakara 2/134).

Yegâne Önderimiz Rasulullah (sav), Ümmetini Uyarıyor!

Abdurrezzak, Manner den, Oda. Zühriden rivayet eder:

Nebi(sas)’in zevcesi Hafsa, Yusuf (as)’ın kıssasının yazılı olduğu bir kitapla. Nebi(sas)’e geldi. Onu, yavaşça (Rasulullah'a) okuyordu. Nebi(sas)'in yüzünün rengi değişti ve buyurdu ki:

"Nefsim elinde olan (Allah)’a yemin olsun ki, şayet Yusuf size, ben sizin aranızda iken gelse, ona tabi olsanız ve beni terk etseniz dalalete düşersiniz!"

(Abdurrezzak. Musannef C.6. sh. 90) Kitabu'l-Ehlil-kitab. Bab: 99, Hdsno: 10201.)

Allah’ın Rasulu Yusuf (a.s)’ın tağuti bir düzende vazife aldığı ve tağutun hükümleriyle hükmettiğini savunarak, Allah’ın kendisine vahyettiği hükümlerle hükmeden Allah’ın Rasulü Yusuf (as) a tağuti bir mantık ile çağdaş bir iftira edenler, yegâne önderimiz Rasulullah (sav)’in sünnetini terk ettikleri için dalalete düşmüş, sapmış gitmişlerdir...

Arzumuz ve duamız bu sapmış kitlelerin yeniden İslam’ı araştırıp incelemeleri ve modern tağuti anlayışları terk edip yeniden İslam’a sarılmalarıdır.”

a) Vuslat Dergisi Sayı 63 Sh. 32'den 39'a kadar olan bölüm,

Allah (cc) üstad Abdullah Dai’den razı olsun. Yusuf (as) yapılan bu iftirayı kendi zamanında yapılan iftiranın asılsızlığı gibi boşa çıkarmış, hakikati güneş gibi ortaya koymuştur. Ama gözlerinde perde olmayanlar için, Yusuf (A.S)’ın içinde yaşadığı zamanı değerli Alimlerimiz açıklamıştır. Âmâ Yusuf kıssasının tekrar edilmesi ve içindeki bazı gizli şeyler tekrar vurgulanmalıdır.

Yusuf (as) bir Resuldür. Bunun delili En’am suresi 84. ayette şöyle vurgulanmıştır,

وَوَهَبْنَا لَهَُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاِۚ وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُر ِيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ
وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينََۙ ﴿ ٤٨

Biz ona (ibrahime, oğlu) ishak ile (ishak'ın oğlu) Yakub’u bağışladık. Her birine hidayet (ve nubuvuet) verdik. Daha öncede Nuh’a da hidayet verdik. Onun zürriyetinden Davuda, Süleyman’a, Eyyub’a Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a da. Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükafatlandırırız."

Ve En'am 90. ayette şöyle demektedir:

اُو لَٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لََْٓ اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ هُوَ اِلَّْ ذِكْرٰى
لِلْعَالَم۪ينٍَ۟ ﴿ ٠٩

İşte bunlar Allah’ın hidayet ettikleridir.”

Resulullah (sas)’in Hacet hutbesi diye isimlendirilen bir hitabında şunlar zikredilmektedir:

"Allah'a hamd olsun-veya Hamd Allah içindir. Biz ondan. Yardım ister, ondan bağışlanma isteriz. Bizler nefislerimizin şerrinden Allaha sığınırız. Allah kime hidayet etmişse onu saptıracak yoktur. Ve kimi saptırmışsa onu hidayete erdirecek yoktur…”

a) Ebu Davud Tayalisi Müsned (1/264-5) Hdsno: 336

  1. Ahmed B. Hanbel Müsned (1/393) Hdsno: 3720

c) Darimi(5/38) K. Nikah. Bab; 20 Hdsno: 2208 Hadiste ki "Allah kime hidayet etmişse onu saptıracak yoktur" ifadesine dikkat edin. En’am suresi 90. ayette adları sıralanan Nebi ve Resullerin kendilerine hidayet edildiği kimseler olduğu ifade edilmiştir. Dolaysıyla Resullerin küfür düzenlerinin hükmüyle amel ettiği meselesi otomatikmen düşer. Çünkü hidayete erdirilen kimse Allah’a şirk koşmaz. Allah’ın hükmünden başkası ile hüküm, şirk ve küfürdür. Bu söylediğimiz şeylerin açık ifadesi En’am Suresi 88. ayet mealinde şöyle ifade edilmiştir:

ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشََٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا
يَعْمَلُونَ ﴿٨٨

İşte bu Al lah’ın, hidayetidir ki, kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yapa geldikleri şeyler boşa çıkardı."

Bu ayette Resul ve Nebilerin hiçbir şekilde Allah’a şirk koşmadığını ifade eder. Zaten Yusuf (as) bunu Yusuf suresi 38. ayette ifade etmektedir.

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبََٓاءَ۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنََٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ
مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَشْكُرُونَ
﴿٨٣

Atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız yapabileceğimiz bir iş değildir. Bu hem bize hem insanlara Allah’ın lütuf ve keremindendir. Fakat insanların çoğu şükretmezler."

Daha sonra gelen 39. ve 40. ayette şunları söylemektedir Yusuf (A.S),

يَا صَاحِبَيِ الس ِجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَر ِقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ ﴿ ٩٣

Ey zindan art arkadaşlarım, darmadağınık birçok rabbler mi hayırlıdır yoksa bir tek olan (ve her şeyi hükmü ve iradesi altında tutan) Kahhar Allah mı?”

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهَ۪ٓ اِلََّْٓ اَسْمََٓاءً سَمَّيْتُمُوهََٓا اَنْتُمْ وَاٰبََٓاؤُ كُمْ مََٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ
سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّْ للِّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّْ تَعْبُدَُٓوا اِلََّْٓ اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الد ۪ينُ الْقَي ِمُ وَلٰكِنَّ
اَكْثَرَ النَّاسِ لَْ يَعْلَمُونَ ﴿ ٠٤

Sizin O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı birtakım isimlerden başkası değildir. Allah, bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ınd ır. O kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."

Yusuf (as) Allah’a şirk koşmadığı gibi etrafında muhatap olduğu kişilere de Allah’a şirk koşmamaları gerektiğini tebliğ edip açıklamıştır.

Başta belirttiğimiz gibi Yusuf(as) bir Resuldür. Peki elçilerin görevleri nedir? Kur'an-Kerim de Resullerin görevleri şöyle açıklanıyor:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُل ِ اُمَّةٍ رَسُولًْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى
اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلاَلَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الَْْرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ
الْمُكَذ ِب۪ينَ ﴿٦٣

And olsun ki biz her ümmet arasında: "Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidayet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün." (Nahl 16/36)

Bu ayetin ışığında şu soruyu soralım. Madem ki her Resul gönderildiği toplumda Allah’a ibadeti emre der, Allah’ın dışında ilahlık taslayıp topluma kanunlar koyup yöneten tağutları reddetmeyi söylemişlerse, Yusuf (as) bunu zindan arkadaşlarına söyleyip yönetici kesimine söylememiş olabilir mi acaba?

Bu olması imkânsız bir şeydir. Çünkü peygamberlerin ortak özelliği şudur ki Allah’tan aldıkları vahyi apaçık herkese bildirmişlerdir. Şu ayeti okuyalım:

وَمَا كَانَ لِنَبِي ٍ اَنْ يَغُلَّۜ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِِۚ ثُمَّ تُوَفهى كُلُّ نَفْسٍ مَا
كَسَبَتْ وَهُمْ لَْ يُظْلَمُونَ ﴿ ١٦١

Bir peygamber için hainlik etmek olur şey değildir." (Ali İmran 3/161.)

Din emanetlerin en büyüğü olduğuna göre Yusuf (As) onu açıklama hususunda nasıl ihanet edebilir? Bu imkânsız bir şeydir. Ve Peygamberler uyan değil kendisine uyulan kimselerdir. Ayette;

وَمََٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّْ لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمَُٓوا اَنْفُسَهُمْ جََٓاؤُ۫كَ
فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُو لُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَـوَّاباً رَح۪يماً ﴿ ٤٦

  • Biz, gönderdiğimiz her bir p eygamberi Allah’ın izniyle

kendisine itaat edilsin diye gönderdik…" (Nisa 4/64)

Yusuf (as)'in zamanındaki Firavun’da ona itaat etmişti hem de tüm mahiyetiyle birlikte... Bu söylediğimiz sözü anlamak için Hz. Musa (As) zamanındaki Firavun ve mahiyetini Hz. Yusuf (A.S)

zamanındakine kıyas edelim. Bu şu noktada gereklidir, yer Mısır, tebliğ karşısında iki Firavun, tebliğciler aynı inancı anlatan iki Resul... Peki Yusuf (as) zamanındaki Firavun neden azgınlıkla suçlanmıyor da Musa (as) zamanındaki Firavun bizzat Allah (cc) tarafından azgın olarak nitelendiriliyor?... Bu sorunun cevabı gayet açık, biri Allah’ın Resulüne boyun eğiyor, diğeri ise Allah’ın Resulüne kafa tutuyor da ondan... Şu ayetleri tekrardan hatırlayalım:

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِهَ۪ٓ اَسْتَخْ لِصْهُ لِنَفْس۪يِۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ
﴿٤٥

Hükümdar: Onu bana getirin, onu kendime en yakınlardan kılayım” dedi. Onunla konuşunca da şöyle dedi:" Sen bugün (den sonra) bizim nezdimiz de önemli bir mevki sahibisin, eminsin."

قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزََٓائِنِ الَْْرْضِِۚ اِن ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ﴿ ٥٥

Dedi ki: "Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et, çünkü ben (onları) iyice koruyanım. (Bu işi) bilenim. " (Yusuf 12/54-55). Bizzat ayetle sabit olmuştur ki Yusuf (as) Firavunun, güvenini kazanmış onun yanında güvenilir bir mevkide olduğu kesinlik kazanmıştır. Peki bu güvenirlilik yalnız bir rüya yorumundan m kaynaklanıyordu?!.. Elbette ki hayır. Şu ayetleri okuyalım:

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِهِ۪ۚ فَلَم ا جََٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَب ِكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ الن ِسْوَةِ
الهت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَب ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ﴿ ٠٥

Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, "Bunun üzerine elçi yanına gelince (Yusuf) dedi ki: Efendine dön de o ellerini kesen kadınlara ne oldu, diye sor. Şüphe yok ki benim Rabbim onların hilelerini çok iyi bilendir.”

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ للِّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ
مِنْ سَُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْ عَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُِّۘ اَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪
وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿ ١٥

Bunun üzerine hükümdar) dedi ki: "Yusuf’tan murad almak istediğiniz zaman haliniz ne idi?" Kadınlar: "Haşa, Allah için biz onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz." dediler. Aziz’in karısı da şöyle dedi: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben ondan murad almak istemiştim. Şüphesiz o, doğru söyleyenlerdendir." (Yusuf 12/50 - 51).

Yusuf (as) Firavunun yanında iki kez üstün olduğu ispatlamıştı, birincisi hiç kimsenin bi lemediği bir rüyayı yorumlamak, ikincisi Bir çok kişinin redd edemeyeceği - ki Allah’ın koruduğu hariç - bir teklifin reddi ile şahsiyetinin üstünlüğünü bu oyunu düzenleyenlere bizzat açıklatarak ortaya koymak... Böyle dürüst insana her şeyini teslim edersin, ki Firavunda böyle yapmıştır.

En önemli meseleyi de vurgulayalım. Yusuf (A.S) zamanındaki Firavun Allah’ı biliyor ve onu redd etmiyordu. Bu görüşün delili bizzat yukarıda zikrettiğimiz iki ayetin içinde geçmektedir.

Birincisi, Firavunun, elçisi Hz. Yusuf’la geldiğinde Hz. Yusuf (as) bu gelişi redd edişine dikkat edin:

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِهِ۪ۚ فَلَمَّا جََٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَب ِكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ الن ِسْوَةِ
الهت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَب ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ﴿ ٠٥

Melik dedi ki: Onu bana getirin elçi ona geldiğinde Yusuf (as) dedi ki: "Rabbine (efendine) dön; ellerini kesen o kadınların durumu nedir diye ona sor? Muhakkak benim Rabbim onların tuzağını çok iyi bilendir." (Yusuf 12/50)

Ayette iki Rabb kelimesinin geçtiğine dikkat edin. Birincisi yani melik için kullanılan mecaz anlamda terbiyeci efendi anlamında kullanılmıştır. Yusuf (A.S) kullanışı ise Allah’ın kasıtladır. Önemli olan Firavunun elçisinin olayı aynen ona aktarması ve Firavunun Yusuf (as) Rabbini sorgulamamasıdır!...

Musa (as) zamanındaki firavunun şu sözlerine bakın:

فَاَرٰيهُ الْْٰيَةَ الْكُبْرٰىِۘ ﴿ ٠٢﴾
فَكَذَّبَ وَعَصٰىِۘ ﴿ ١٢﴾
ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىِۘ ﴿ ٢٢﴾
فَحَشَرَ فَنَادٰىِۘ ﴿ ٣٢﴾
فَقَالَ اَنَا رَبُّكُمُ الَْْعْلٰىِۘ ﴿ ٤٢﴾
فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْْٰخِرَةِ وَالُْْو۫لٰىۜ ﴿ ٥٢﴾

Musa) ona, o en büyük mucizeyi gösterdi.

Fakat yalanlayıp isyan etti.

Sonra da yüz çevirip gayretle koştu.

Arkasından toplayıp bağırdı.

"Ben sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.

Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem de dünya azabıyla yakaladı." (Naziat 79/20-25).

Ayetlerin açık ifadesinden de anlaşılacağı gibi firavun Rabblik ilan etmişti. Şuara süresi 29. ayette de Musa (As)’ya “kendisinden başka ilah edinirsen elbette seni hapsedilenlerden kılarım." diyor. Bu sözü ile de ilahlık tasladığı ortadadır. Ama Hz. Yusuf (A.S) zamanında ki Firavunun böyle bir iddiası ne ayetlerde ne hadisler nede tarihi kaynaklarda geçmemektedir.!!!

Kaldı ki Hz. Yusuf (as) zamanındaki Firavun insanları dinlemeden bir işi hükme bağ lamıyordu. Bu söylediklerimizin delili Yusuf suresi 50 - 51 ayetlerde kadınların Hz. Yusuf’a (as) kurdukları tuzağın sorgulanmasıdır.

Hz. Musa (as) zamanındaki firavun ise, Hz. Musa'nın yanlışlık eseri öldürdüğü insanı nasıl ve ne koşulda öldürdüğü, kastının öldürmek olup olmadığını sorgulamadan direk suçlamaya girişmiştir. Şu ayeti okuyalım:

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿ ٩١

Ve işlediğin o işi de yaptın..." (Şuara 26/19).

Evet ikinci delil ise. Yusuf suresi 51. ayette geçen Melik’in sorgulamasında, Aziz’in karısı ve diğer kadınların cevap veriş tarzlarıdır.

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ للِّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ
مِنْ سَُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُِّۘ اَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪
وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿ ١٥

Melik) Dedi ki:

Yusuf'un nefsinden arzuladığınız zaman durunuz neydi?

(Kadınlar) Dediler ki:

Haşa (Ona attığımız iftirayı ona yakıştırmayız. O bundan beridir:) Allah için biz on un aleyhinde bir kötülüğünü bilmedik.

Aziz’in karısı dedi ki:

Şimdi gerçek açığa çıktı. Ben onun nefsinden arzulamıştım. Muhakkak O sadık olan kimselerdendir."

(Yusuf 12/51)

Yusuf (As)’a oyun kuran kadınlar, kurdukları oyunu Melik’e anlatırken “Haşa Allah için” tabirini kullanarak söze başlıyor. Melik bu söze itiraz edipte büyüklenip Allah’ta kim demiyor. Buda onun Allah inancının olduğunu ispatlar. Sonra yalnız Firavunun değil mahiyetindeki insanlarında Allah’ı bildiğine delildir. Çünkü Allah lafzını duyunca itiraz yok... Yukarıdaki ayette geçen ifadelere benzer ifadeleri de yine Yusuf suresinde Aziz’in karısının Yusuf (as) kadınlara gösterdiği tabloda görebiliriz. O ayetlerdeki ifadeler Yusuf (as) zamanındaki üst kadronun Allah’ı bildiğinin ifadesi olabilir! Ayetleri hatırlayalım:

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُن
سِك ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَِّۚ فَلَمَّ ا رَاَيْنَهَُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ للِّٰهِ مَا
هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذََٓا اِلَّْ مَلَكٌ كَر۪يمٌ ﴿ ١٣

O kadınların gizliden gizliye kendisini kınadıklarını işitince, kendilerine haber gönderdi. Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı. Onların her birine de bir yer hazırlad ı. Onların her birine de bir bıçak verdi ve:" Çık karşılarına" dedi. Kadınlar onu görünce, onu gerçekten büyük bir güzelliğe sahip birisi olduğunu anladılar; ellerini kestiler ve dediler ki: “Allah’ı tenzih ederiz. Bu bir beşer değildir. Bu ancak çok şerefli bir melektir." (Yusuf 12/31)

Kadınlar Allah için “Haşa” tabirini kullanıyorlar. Bu onların Allah’ı bildiğini ispatlar ayrıca. Bu kadınlarda melek inancı da vardı. Çünkü ayetin sonunda "Bu ancak Şerefli bir Melektir." diyorlardı." Yukarıda söyledikleriniz, açıkça şunu ortaya koyar ki, Hz. Yusuf (as) zamanındaki Kral, Hz. Musa (AS) zamanındaki Firavundan çok farklı bir yapıya sahipti. Ayrıca Allah’ı bilmek demek kişiyi tam anlamıyla bir muvahhid yapmaz. Ancak inandığı şeyi tasdik ederse o zaman o bilgi onu ahiret noktasında bir yere getirir.

İbni Kesir (RHA) "el-Bidaye ve’n-Nihaye" adlı eserinde Mısır toplumunun din anlayışını şu sözlerle anlatmaktadır:

"Mısırlılar her ne kadar putlara tapıyorduysalar da günahları affedenin veya günahtan ötürü insanı sorgu layanın, ortak sız, bir Allah olduğunu biliyorlardı."

  1. İbni Kesir el Bidaye ve’n- Nihaye = Büyük İslam Tarihi (1/303) cevirm. Keskin. Çağrı y.. IST 1991.

Evet alt zemininin durumu böyle olan bir toplumun Kralı azgın olmadığından Yusuf (as)’a iman etti. B u konu ile ilgili olarak da yine imam İbni Kesir aynı eserinde şunları söylemektedir:

Muhammed b. İshak'ın naklettiğine bakılırsa Mısır Kralı Velid b. Reyyan, Yusuf (as) vasıtasıyla gerçek dini kabul etmişti. Doğrusunu Allah bilir."

a)Ibni Kesir Ag.e. (1/313) cevirm. Keskin Çağrı y. IST 1991.

Neticede Yusuf (as) zamanındaki Melik ve etrafında ki yardımcıları Hz. Musa (as) zamanındaki toplum ve yönetici kadrosundan farklı, hem de çok farklı bir yapıdaydılar. Zalim olmamaları, hak ortaya çıktığında kabul edip hakkı kabul edişleri gerçekten takdire şayandır. Bu özelliklerinden dolayı onların Yusuf (as) tebliğini kabul ettiğini kuvvetli bir zanla Allahu Alem bis-sevab kaydıyla bilebiliyoruz. Zaten yönetime geldiğinde İslam’la hükmeden bir Melik Peygamber olan Yusuf (as)’da Melik'in eski kanunlarıyla hükmetmemiştir. Şu ayetler söylediğimiz sözlerin, delilidir.

فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعََٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعََٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا
كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلََّْٓ اَنْ يَشََٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشََٓاءُۜ وَفَوْقَ كُل ِ
ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ ﴿ ٦٧

Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aratmaya) başladı. Sonra kabı kardeşinin yükü arasından çıkardı. İşte biz Yusuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk. Yoksa, o hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Allah’ın dilemesi müstesna. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf 12/76).

Ayetteki "O hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi" bölümü Yusuf (as)’ in Melik hukukuna göre hükmetmediğini gösterir. Yalnız bu hüküm meselesinden önceki ayetler de Yusuf (as) için "Melik” tabiri kullanılmıştır. O ayetleri de hatırlayalım:

فَلَما جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ الس ِقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذ ِنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ
اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ﴿ ٠٧

Onların yüklerini yüklettiğinde su kabını öz kardeşinin yüküne koyuyordu. Sonra bir Munadi: Ey kafile; siz gerçekten hırsızlarsınız, diye bağırdı.”

قَالُوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ ﴿ ١٧

Onlara döndüler ve: Ne kaybettiniz? dediler.”

قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جََٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا بِه۪ زَع۪يمٌ ﴿ ٢٧

Dediler ki: Hükümdarın su kabını kaybettik, onu getirene de bir deve yükü var. Bende buna kefilim." (Yusuf 12/70-72).

Son ayette Yusuf (as) 'a "Hükümdar = Melik" diye hitap ettiklerine dikkat edin. Yani ona Mısır’ın Hâkimi diyorlar.

“Aziz” rütbesinin yerine "Melik" unvan ını kullanıyorlar. Buda Hz. Yusuf’un (as) Mısır'a her yönüyle hâkim olduğunu gösterir. Zikredeceğimiz şu ayette bunu ifade etmektedir:

وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الَْْرْضِِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشََٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ
نَشََٓاءُ وَلَْ نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿ ٦٥

“İşte böylece Biz, Yusuf'u yeryüzünde yerleştirdik. Nereyi isterse orada konaklardı. Rahmetimizi istediğimize veririz ve ihsan edenlerin ecrini zayi etmeyiz." (Yusuf 12/56).

Bu ayetin tefsirinde Elmalılı. Hamdi Yazır (RHA) söylediklerini belirtmeden geçemeyeceğim: O diyor ki:

"Burada görülüyor ki, Yusuf'un teklifine karşı Melik’ in ne dediği tasrih edilmemiş (=Böylece Biz (onu) yerleştirdik.)

buyurulmuştur. Sözün gelişi ret ihtimalinin mevzu-bahis olamayacağını anlatmakta ise de kabulü de tasrih edilmeyerek fiilin doğrudan doğru Allah’a isnad edilmesi şunu ifade eder ki, Yusuf’u bu suretle makamı iktidara getiren Melik değil, Allah’u azimüşsan idi. Allah, esbabını ihzar eylemiş, Melik’i ona musahhar kılmış, onu bu makama getirmek için bir alet yapmış idi."

  1. Elmalılı Hamdi Yazır Hak dini Kur’an Dili (5/91) Yenda y. Allah (cc) Yusuf (as) Mısır’ın hükümranlığını vermişti istediği gibi hareket ediyordu. Hatta Melikin kanunlarını bir tarafa bırakıp kendi babasının şeriatıyla amel edecek kadar Mısır’a ve içindekilere hâkim olmuştur.

Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz ki Allah’ın Resulü Yusuf (as) Mısır'da Allah’ın hükmüyle hükmetmiştir. Hayatında hiçbir zaman Allah'a şirk koşmamıştır. Birilerinin zannettiği gibi d e tağuta hizmet etmemiştir.

Tevessüm siteleri

Hepsi aynı çatı altında; istediğinize tek tıkla geçin.