Ahlak

Birlik ve Yardımlaşma Ahlakı

BİRLİK VE YARDIMLAŞMA AHLAKI

Levent SELÇUKTEKİN

Yalnız kendisine kulluk için yaratıldığımız Rabbimiz kulluğun mahiyetini bize resulleri vasıtasıyla bildirmiştir. İnsanlığın cehaletin karanlıklarından İslam'ın aydınlığına çıkması için... Eğer öğretilmese mutlaka cahil olan insan kendisine öğretildiğinde ise Allah ve meleklerle beraber Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik edecek dereceye ulaşabilen bir varlıktır. Kulluğun en güzelini icra eden peygamberlerin toplumlara gönderilişi ise başlı başına lütuftur. Fakat insan nankör ve cahil olduğu için lütfedilen bu nimete çoğunlukla nankörlük etmiş, hüsrana uğramıştır. İman edip salih amel işleyenler müstesna.

Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.

İmam Taberi rh.a ayet tefsirinde şunları kaydetmektedir; Allahü teâlâ Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) i oraya Peygamber olarak gönderince Mekkeye en büyük nimeti lütfetmiş oldu. Ne var ki Mekke müşrikleri, Allahü teâlânın bu nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Resûlüllah’a çeşitli işkenceler yapmaya giriştiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ da onlara belalar gönderdi.

Resûlullah gibi bir örnekliğe, önderliğe nankörlük edip başkalarının peşine takılanlar beladan belaya sürüklenmiş, izzetini kaybetmiş, suyun önünde götürdüğü saman yığınına dönmüş, dünya ve ahiret saadetini kaybetmişlerdir.

Rabbimiz bu durumu şöyle açıklamaktadır;

Erkek olsun kadın olsun, her kim, mü’min olarak salih amel işlerse şüphesiz ki onu, sıkıntısız, güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız.

İmam Taberi rh.a;

Allahü Teâlâ bu âyet-i kerime’de, salih amel işleyen mü’min kullarına, dünyada güzel bir hayat, ahirette de en güzel mükâfatları vereceğini vadediyor.

Burada zikredilen ‘salih amel'den maksat, Allah'ın Kitabı ve Resûlüllah’ın sünnetine uygun olan ameldir. "Güzel bir hayat" dan maksat da, bütün yönleriyle rahat bir hayattır.

Bu gerçeği hüküm sahibi olan rabbimiz başka bir ayeti kerime de şöyle buyurmaktadır;

"Kim de zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.

İmam Kurtubi rh.a ayeti şöyle tefsir etmiştir;

"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse" Benim dinimden, Kitabımı okumaktan ve içindekiler gereğince amel etmekten yüz çevirirse... Bir diğer açıklamaya göre, indirmiş olduğum delillerden yüz çevirirse... demektir.

Zikr'in Rasûl diye açıklanması da mümkündür, çünkü o Allah tarafından gelmiş bir zikir (öğüt veren ve hatırlatıcı) idi.

"Gerçekten onun için dar bir geçim vardır." Dar ve sıkıntılı bir yaşayışa mahkûm olur.

Allah’ın ölçü olarak gönderdiği kitab ve sünnetten yüzçeviren ümmetin işleri karışmış, birlik beraberlikleri bozulmuştur.

"Öyle değil, Rabb'ine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, imân etmiş olmazlar"

İmam Fahreddin Razi tefsirinde ayette geçen Şicar ve Teslim Kelimelerinin İzahı diye başlık koyarak şunları kaydetmiştir;

Bir şey dallanıp budaklanıp, birbirine karıştığında, denilir. Bir kimse, birisi ile münakaşa ettiğinde, o esnadaki sözler birbirine karıştığı için, (onunla münakaşa atti) denilir. Yine birbirine girdiği için "hevdeç"in tahtalarına ve çıtalarına da denilir. Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle demiştir: "Bana göre bu kelime, ağacın dallarının birbirine girmesi (iltifâfi'ş-şecer') manasından alınmıştır. Çünkü ağacın dalları birbirine girer."

Âyette geçen "harec" kelimesi, darlık (sıkıntı) manasındadır. Vahidî şöyle demiştir: "Nerede ise yanına varılamayacak kadar dalları birbirine karışmış ağaca, "harec" denir.

Ümmetin harec ağacına dönüşmüş hali için çözüm Allah’ın kitabı ve Resulullahın sünnetidir, mezkûr ayette ifade edildiği gibi; eğer iman etmişseniz...

O halde bu girizgahtan sonra diyebiliriz ki; konuşacağımız, yazacağımız, yapacağımız her işin kaynağı, doğruluk ölçüsü Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetidir. Allah c.c Kur'an-ı önceki kitapları tasdik edici olarak gönderdiği gibi elimizde tuttuğumuz her bir kitabında tasdik edicisi olarak göndermiştir. Hakem kılmak budur!

Ali Küçük hoca;

“Ey Muhammed! Kur’an'ı, önce gelen Kitabı tasdik ederek ve ona şahit olarak gerçekle sana indirdik.

Ayet tefsirinde şunları söylemektedir;

Ey peygamberim, sana ön­ceki kitapları tasdik eden ve onlara müheymin olan, gözetleyici olan, onların doğrularını yanlışlarından ayırt etme özelliğine sahip olan bir kitap indirdik. Kur’an Müheymin’dir. Kur’an sağlamacıdır. Kendinden önceki kitapların sağlamasıdır, ayıklanmasıdır Kur’an. Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, bozulmuşu sağlam kalmışından ayırıcıdır, ayıklayıcıdır Kur’an. Eğer önceki kitaplarda geçenler Kur’anda da geçi­yor-sa, ya da oradakiler Kur’an tarafından da kabul edilmiş, reddedil­me-mişse bunlar doğrudur, değilse yanlıştır, tahrif edilmiş, sonradan onlara konulmuştur. Bu anlamıyla Kur’an diğer kitaplar için mihenk taşıdır, bilirkişidir.

Artık bu ölçü ve bakış açısıyla birlik ve yardımlaşma ahlakından bahsedebiliriz.

Birlik yani cemaat ve bunun doğal sonucu hatta gereği, sebebi yardımlaşma kuran ve sünnette üzerinde farklı cephelerden durulmuş bir konudur. Allah'ın açık emridir. Resulullah'ın hiç terk etmediği sünnetidir. İsterim ki birlik ve yardımlaşmayı Allah'ı razı edecek şekilde anlayıp amel edelim.

Birlik yani cem olma cemaat olma her mümin üzerine farz olan bir husustur. Rabbimiz kitabı keriminde söyle buyurmaktadır;

Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın üzerinizde ki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar

İmam Kurtubi çok kıymetli tefsirinde ayet hakkında ibn Mesudun şunları söylediğini kaydeder;

Abdullah b. Mes'ûd'dan rivâyetle dedi ki:

"Topluca Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin" âyeti cemaat olun demektir. Yine ondan ve başkalarından çeşitli yollarla böyle bir açıklama rivâyet edilmiştir. Bütün bunların manası birbirine yakın ve birbiriyle iç içedir. Şüphesiz yüce Allah, birbirimizle kaynaşmamızı emretmekte ve ayrılığı yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık, (tefrika) helâk olmaktır, cemaat ise kurtuluştur.

Şöyle diyen İbnü'l-Mübârek'e Allah'ın rahmeti olsun:

"Şüphesiz cemaat hablullahtır. Ona yapışın,

Onun sapasağlam kulpuna yapışarak korunun."

İbn Abbas; Allah Teâlâ müminlere cemaat olmayı farz kılmıştır. Onları dinde ihtilaf etmekten ve fırkalara ayrılmaktan nehyetmiştir. Ve onlara haber vermiştir ki; kendinden önde helak edilenler ancak Allah'u teâlânın dininde münakaşa ve birbirine buğz etme sebebiyle helak edildiler. Yine denildi ki; onlar adavet(düşmanlık) ve hevalarına tabi olmaları sebebiyle fırkalara ayrılmışlardır.

Bizden öncekileri adım adım takip edeceğimiz bildirilmiş ve uyarılmış olduğumuz halde fırkalaşmayacak hususlarda fırkalaşıp, ayrılacağımız hususlarda ise bir olup cemaat olduk ümmet olarak. Bunun sebebi, yukarıda detaylıca izah ettiğim gibi ölçünün bozulması...

İmam Kurtubi mezkur ayetin tefsirinde aynı sayfada şunları nakleder;

Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz."

Bununla birlikte bu âyet-i kerimede fer'î konularda ayrılığın haram olduğuna bir delil yoktur. Çünkü bu, ihtilâf değildir. Zira ihtilâf, kaynaşmanın ve bir araya gelmenin imkânsız olduğu şeyler hakkında kullanılır. İçtihada dayalı meselelerin hükmünde ihtilâfa gelince, bu konularda ihtilâf, farzların delillerinden çıkartılması ve Şeriatın anlam inceliklerinin ortaya çıkartılmak istenmesi dolayısıyladır. Ashab-ı Kiram da değişik olayların hükümleri hakkında ihtilâf edegelmiştir. Buna rağmen onlar, birbirleriyle ülfet halindeydiler, kaynaşma halindeydiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ümmetimin ihtilafı bir rahmettir" diye buyurmuştur.

Yüce Allah, ancak fesada sebep teşkil eden ihtilafı men etmiştir. Tirmizînin Ebû Hüreyre (radıyAllahü anh)'dan rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yahudiler yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da buna yakın sayıda fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır." Tirmizî der ki: Bu sahih bir hadistir.

Yine bu hadisi, İbn Ömer'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz İsrailoğulları’nın başına gelenlerin aynısı adım adım ümmetimin de başına gelecektir, O kadar ki, onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz İsrailoğulları yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi cehennemde olacaktır. Bir tanesi müstesna." Peki bu fırka hangisidir? Ey Allah'ın Rasûlü! diye soran ashaba, Hazret-i Peygamber: "Benim ve ashabımın yolunu takib edenler" diye cevap vermiştir.

İşte ölçü budur! Allah rahmet olarak kolaylık olsun diye ihtilaf etmeye, farklı içtihadlar gündeme getirmeye müsade etmiştir. Ve bu ihtilafları gündeme getirmiş-Allah'ın kendilerinden ve onların Allah'tan razı olduğu- kişiler (ashab)ve onlara güzelce tabi olanlar bize örnek olarak, takip edilecek, uyulacak, ittiba edilecek olanlar olarak gösterilmiştir. Allah hepsinden razı olsun.

Bu ölçüyü kaçırıp ihtilafın farklılığın caiz olduğu yerlerde farklı olanlara, kendisi gibi olmayanlara düşman kesilip inançta onca pislik ve hurafeye göz yummak Resullahın, ashabının ve onlara hayırla tabi olanların yolundan yüz çevirmektir.

Birlik için ölçü haktır. Hakkın tatbik usulü sünnettir. Çokluk veya başka unsurlar hiçbir zaman muvahhid müminlerin ölçüsü değildir. Bütün dünyaya karşı hak üzere olan tek bir müslüman Cemaat, bütün dünya ise tefrikadir.

Rabbimiz zül celal;

Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. Buyurmaktadır.

MEDÂRİKÜ’T-TENZÎL VE HAKÂİKÛ’T-TE’VÎL sahibi ayet tefsirinde şunları kaydeder;

‘’Mücahid'den rivâyete göre demiştir ki: “Bir tek mü’min, bütün kafir kimselere bedeldir.” Ya da, ümmet kelimesi, uyulan, peşinden gidilen, lider gibi manalara gelir. Çünkü halk ya da insanlar, ondan iyilik ve hayır elde edebilmek için onu kendilerine önder tayin ederler.

İbn Mes'ud-Allah kendisinden râzı olsun- demiştir ki: “Muaz bin Cebel tek başına bir ümmet idi, Allah'a itâat eden tavizsiz bir kimse idi.” Kendisine; “Bu ifade Hazret-i İbrâhîm (aleyhisselâm) için söylenmiştir” denilince, şöyle cevaplamıştır: “Ümmet: Hayır, iyilik ve güzelliği bilen demektir. Delil ise; Allah ve Resûlüne tamamen itâatkâr olan, demektir. İşte Muaz da böyle bir zât idi.”

Ümmet anlayışı böyleydi Allah'ın kendilerinden razı olduğu kişilerin.

Amr bin Meymun rh.a ile ibn Mesud arasında geçen şu diyalogda konuya ışık tutacaktır;

Amr b. Meymun diyor ki: Rasûlullah döneminde Muaz b. Cebel bize gelmişti. O an sevgisi kalbime yerleşti. Ben de ona bağlandım ta ki Şam'da onu toprağa verinceye kadar ondan ayrılmadım. Ondan sonra da insanların en fakihi olan Abdullah b. Mes'ud'la beraber oldum... Bir gün huzurunda namazın vaktinden sonraya tehir edilmesi konusu açıldı. O da şöyle dedi: Siz (vaktinde) evlerinizde kılın. (Namazı tehir eden yöneticilerle) beraber kaldığınız namazı da nafile sayın. Amr b. Meymun diyor ki: Abdullah b. Mes'ud'a denildi: Peki ya bu cemaatten ayrılmak olmuyor mu? Bunun üzerine bana dedi ki: Ey Amr b. Meymun? İnsanların çoğunluğu cemaatten ayrılanlardır. Cemaat ancak şudur: 'Allah'a itaate muvafık olanı yapmaktır. Tek başına olsan dahi.

Kıymetli hocamız Seyfulislam çapanoğlu ehli sünneti tanımlarken mezkur rivayetlere benzer rivayetleri alır ve şu muazzam tespiti yapar;

‘’Bundan dolayıdır ki bugün Ehli Sünnet ve’l-Cemaati belirleyen en önemli özellik Tağutları redd ve onları dost ve veli edinmeme meselesidir. Üzerlerine abdest suyu artığını sıçratmaktan imtina eden ehli-sünnet bağlısı olduğunu söyleyenler kendilerinin ve etrafındakilerin üzerine şirk pisliğinin sıçramasına nedense o kadar da dikkat etmemektedirler!!!’’

Muvahhidlerin birlikleri budur. Onların cemaat anlayışı böyledir!

Çokluk müminlerin değil müşriklerin ölçü aldığı kıstastır. Müminler çokluk değil doğruluk peşinde olan kişilerdir.

Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

Tekâsür: Çoklukla öğünüş" karşılıklı olarak çokluğu ileri sürüp, öğünmek demektir.

Mukâtil, Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Yahudiler: Biz filan oğullarından daha çokuz. Filan oğulları ise filan oğullarından daha çoktur, deyip de bu durum onların sonunda sapık olarak ölümleri ile neticeleninceye kadar oyalanmaları hakkında inmiştir

O halde birlik yani cemaat anlayışımızı uydum kalabalığa, insanların çoğu böyle anlayışından çıkarıp hak nerdeyse ben ordayım haline getirmeliyiz. Eğer bu husus iyice idrak edilmez ise amelleri ifsad edecek boyuta ulaşabilir iş. Çünkü beraber olduğumuz kişiler dinimizi belirler.

Ebû Hureyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”

Bir başka rivayette;

Ebû Musa"dan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!

Muslim şarihi Ahmed Davudoğlu hadisten çıkan hüküm diye şunu belirtir;

Ahlaklı mürüvvet sahibi, hayırsever ehli takva, alim ve salih kişilerle düşüp kalkmak faziletli bir iştir. Kötülerle düşüp kalkmak ise memnudur.

İman ilkelerinde sınıfta kalmış kişilerle oluşturulan birlik, birlikten cemaatten ziyade yığındır. Sivil toplum kuruluşudur. Çünkü bizim şeriatımızda amel birliği için önce inanç birliği gereklidir. Meşhur tabiriyle tevhid-i kulub olmadan tevhidi efkâr ve tevhidi efal olamaz...

Cemaat Kendisinden başka hak ilah olmayan Allah tealanın muhkem ayetlerinde ve gönderdiği resul vasıtasıyla farz kıldığı bir ibadettir. Oruç gibi, hac gibi, namaz gibi hatta bunlardan da önceliklidir. Çünkü bu ibadetlerin çoğu cemaat ile kâmil olur...

Laik demokratik ortamda kafası karışık tipler Yahudiler gibi Allah’ın emirlerinin arasını açabilirler elbette. Ancak ölçüyü bilenler böyle değildir...

Onlar şu delilleri bilirler;

– “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.”

– “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.”

– “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever.”

– “Allah’a itaat edin ve Rasûlune itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Sonra yine onlar peygamberlerinin şöyle dediklerini bilirler;

Ebû Hüreyre radıyAllahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Şüphesiz Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşnut olur, üç şeyden de hoşlanmaz. Sizin sadece kendisine ibadet etmenizden, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan ve Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp tefrikaya düşmemenizden hoşlanır. Dedikodu yapmanızdan, çok sual sormanızdan ve malı telef etmenizden de hoşlanmaz."

Hadis şerhinde;

Allah'ın ipine sarılmaktan maksat: Ahdinde durmak ve onun kitabına tabi olmaktır

Habl: İp demektir. Ahid, emân, vuslat ve sebebe de habl denir. Ke limenin bu mânâlarda kullanılması yine ip manası ile alakalıdır. Araplar başları dara geldiği zaman ipe tutunarak kurtuldukları, maksatlarına vasıl oldukları için kelime bu manalara da istiare edilmiştir.

Tefrikaya düşmemekten maksat: İslam birliği ve cemaatidir. İslam'ın bu büyük kaidesi gerek Kur'an-ı Kerim'de gerekse birçok hadis-i şeriflerde emir ve beyan buyurulduğu halde maalesef müslümanlar arasına düşmanları tarafından çeşitli yollarla tefrika sokulmuş yüz yıllar boyunca çığ gibi büyüyen bu azim afet günümüzde en korkunç bir ejderha, en tahripkâr bir kanser mahiyetini almıştır. Allah müslümanlara intibahlar nasip etsin!

Başka bir hadiste;

Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallAllahu aleyhi vesellem) söyle buyurmuştur: "Kim (yöneticiye) itaatten çıkar ve cemaatten ayrılır da ölürse Cahiliye ölümüyle ölmüş olur. Kim (savaş için) çekilmiş bir sancağın altında körü körüne savaşırsa, kabilesi için öfkelenir, kabilesi için savaşırsa benden (dinimden)değildir. Ümmetime karşı ayaklanıp iyi kötü ayırımı yapmadan önüne geleni vuran mümini öldürmekten çekinmeyen, zimmilere verilen sözde durmayan kişi de benden (dinimden) değildir."

İbn Abbas’ın bildirdiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur: Her kim idarecisinden hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin zira cemaatten bir karış dahi olsa ayrılıp ölen kişi cahiliye ölümü ile ölür.

Enes b. Malik diyor ki: Rasûlullah ((sallallahü aleyhi ve sellem)) şöyle buyurdu:

"İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya bölündü biri hariç diğerleri cehennemdedir. Denildi ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü! O biri hangisidir?' Rasûlullah elini yumruk yaparak buyurdu ki: 'Cemaat. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ayrılmayın. "

Haris b cebelden rivayet edindiğine göre nebi s.a.v şöyle buyurdu;

Muhakkak ki Allah bana cemaati emretti. İslam cemaatinden bir karış ayrılan da islam boyunduruğunu boynundan çıkarıp atmıştır.

Muaz bin cebelden rivayet edildiğine göre Rasulullah şöyle buyurdu;

Şeytan ademoğullarının koyunlarının kurdu gibi kurdudur. Onlardan ayrı duranı uzak kalanı kenarda bekleyeni yakalar götürür.

Ve işgal edilmiş islam topraklarında nasıl hareket edileceği hususunda meşhur fakîhlerden Ömer b. İbrahim b. Nuceym el-Mısrî el-Hanefî (rh.a.), “en-Nehru’l-Fâik” adlı eserinde şöyle der; “Müslümanlar, kendi aralarında birine bu görevi vermelidirler. Onda ittifak etmeleri vâcibdir. Onu, kendilerine idareci olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine cuma namazı kıldıracak bir imam da nasbederler.” “İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.”

Daha buraya nakletmediğim yüzlerce açık emirlere rağmen bir müminin cemaatsiz başı boş olması düşünülebilir mi? Asla.. Çünkü mümin Allah’a ve Rasul’üne teslim olmuş kişidir!

Ona namazı emreden Allah’a itaat edip alnı günde defalarca secdeye değen müslüman, kendisine cemaat emrolunmuşken isyan edebilir mi? Allah’ın emirlerinin arasını açıp yahudileri taklid eder mi!...

İşte müminin hayat anlayışı böyledir. Hak üzere olanlardan olan, hak üzere mücadele eden cemaatten bir fert olan kişidir o! Çünkü mümin şu emre kulak kesilmiştir;

Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: 'Gerçekten ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?

Onun bundan başka ismi yoktur! O en güzel sözlü ve en güzel ahlaklıdır. Çünkü o Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmıştır.

Müminler bu anlayış ile bir araya gelirler. Bununla Allah’ın rızasını elde ederler. Allah’ın elinin cemaatin üzerinde olduğunu bilirler. Onlar insanlık için önderdirler ve insanlar için en hayırlı kişidirler. Bundan dolayı çalışmakla meşguller, Allah’ın dinini ayakta tutmakla yorgunlar. Sorun üretmez çözüm olurlar. Bahane bulmaz iş yaparlar. Hayırda dinler ve itaat ederler, nefislerinin hoşlarına gitmeyip akıllarına yatmasa da.

"Eğer üzerinize Habeşî ve burnu kulağı kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah'ın Kitabı ile sevk ve idare ettiği sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz."

"Allah'a isyanda (kula) itaat yok! Ancak taat ma'ruftadır!

Allah’a isyan olduğu husus hariç her halukarda itaat ederler.

Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Rasulullah; Sevinçli ve kederli zamanında iyi gününde kötü gününde başkası sana tercih edilse bile (verilen emirlere)itaat et. Buyurmuştur.

Seleme b. Yezîd el-Cu'fî Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e suâl sorarak:

— Yâ NebiyyAllah! Lütfen söyle! Başımıza kendi haklarını bizden isteyen fakat bizim hakkımızı bize vermeyen âmirler gelirse bize ne emir buyurursun? Dedi. O kendisinden yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu. Yine ondan yüzünü çevirdi. Sonra ikincide veya üçüncüde ona tekrar sordu da Eş'as b. Kays onu çekti. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

«Dinleyin ve itaat edin! Onlara ancak yüklendikleri, size de yüklendikleriniz vardır.

Bizler başımızdaki kişiler iman üzere oldukları sürece itaat ile yükümlü kılınmışız eğer emrettikleri şeyler şeriatı muhammediyeye aykırı değilse. Bahane aramak isteyen kişi Resulu Ekremin cemaatinin içinde olsaydı mutlaka bahane edecek hususları bulacaktı, bulanlar gibi...

Müslümanın birlik ahlakı Allah’ın emrettiği Rasulullahın gösterdiği şekildedir. Hevasına göre değildir. Müminler küfrün egemenliğinde birliklerini bu ahlak üzere oluşturmaz böyle amel etmezler ise dağılıp parçalanırlar. İşgalden kurtulmak, izzeti tekrar elde etmek için müslümanların bu hususu iyi idrak etmeleri gerekir.

Müminler hak üzere bir araya gelir emir sahiplerine itaat eder ve hayırda yardımlaşırlar. Birbirlerini yardımsız bırakmazlar.

İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

İmam Kurtubi tefsirinde şunları kaydeder:

"İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın..." âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş der ki: Bu âyetlerin sözün baş tarafı ile ilgisi yoktur. Bu, bütün insanlara iyilik ve takva üzere yardımlaşmaya dair bir emirdir. Yani, yüce Allah'ın emrettiği hususlar üzere birbirinize yardımcı olunuz ve birbirinize bunu teşvik edinip bunlar gereğince amel ediniz. Allah'ın yasakladıklarından da birbirinizi vazgeçiriniz ve uzak tutunuz. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen şu rivayete uygun düşmektedir: "Bir hayrı gösteren, onu işleyen kimse gibidir.

İbn Huveyzîmendad "Akkâm"ında der ki: İyilik ve takva üzere yardımlaşmak çeşitli şekillerde olur. Alim olan kimsenin, ilmi ile insanlara yardım edip onlara öğretmesi icap eder. Zengin olan da insanlara malıyla yardımcı olur, Kahraman olan kimse de Allah yolunda gösterdiği kahramanlıkla yardımcı olur. Ve müslümanlar tek bir el gibi birbirini destekleyen kimseler olmalıdırlar. "Mü’minlerin kanları birbirine denktir, Onların en aşağılarda olanları dahi onların sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır, onlar kendilerinin dışında kalanlara karşı tek bir el gibidirler. (Ebû Dâvûd, Cihâd 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10, lî; İbn Mâce, Diyât 31; Müsned, 1, 119, 122; II, 180, 192, 211, 215). "Haksızlık yapandan yüz çevirmek, ona yardımcı olmayı terk edip içinde bulunduğu durumdan da onu döndürmek icap eder.

Daha sonra yüce Allah: "Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayla" diye buyurarak, bize yasaklamada bulunmaktadır.

Yani hayırda teşvik ve imkân ölçüsünde yardım, masiyette ise engel olmak suretiyle yardım!

Bu hususta Resulü Ekrem şöyle buyurmuş:

Enes radıyAllahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”

Bir adam:

  • Ya ResûlAllah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz:

– “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu.

İbn hacer feth de; ellerini tutarsınız ifadesi(engellersiniz) söylemekle haksızlığından vazgeçmiyorsa müdahele ederek haksızlık etmesine engel olursunuz anlamındadır.

Beyhaki bu sözün anlamı şudur haksızlık eden kendisine haksızlık etmiş olur demiştir. Buna göre maddi manevi olarak kendisine haksızlık eden kişiyi bu haksızlığından alıkoymak bu hadisin kapsamına girer.

Ayet (maide 2) tefsirinde imam suyuti rh.a şunları nakleder;

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Her kim bir zalime yardım etmek maksadıyla, onun zalim olduğunu bildiği halde onunla birlikte yürürse, İslam'dan çıkmış olur" buyurmuştur.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim batılla hakkı yenmek için bir zalime yardım ederse, bu kimse Allah'ın ve Resülünün zimmetinden uzaktır" buyurmuştur.

Habbâb bildiriyor: Ben, Allah Resûlü'nün (sallalllahu aleyhi ve sellem) kapısında oturuyorken Allah Resûlü (sallahu aleyhi ve sellem) dışarı çıktı ve: "Dinleyin buyurdu. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü! Dinliyoruz" deyince de şöyle buyurdu: "Benden sonra birtakım valiler (halifeler) olacaktır. Onları yalanlarında tasdik etmeyin ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olmayın. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerinde kendilerine yardımcı olursa Havz'ıma gelmeyecektir.

Zülüm ve haksızlıkta durumunda yardımlaşmak zülüm ve haksızlığa son vermek onu engellemek ile olduğunu açıkladılar ilimleriyle amil ulema...

En büyük zülüm olan Şirk karşısında müminlerin tavrı onu eliyle diliyle ve kalbiyle engellemeye çalışmasıdır! Bundan öte imandan bahsetmek mümkün değildir.

Şirkten sonra amelleri ifsad eden en büyük zulüm bidattir. Bidat karşısında müslümanların alacağı tavırda şirk karşısında alacağı tavır gibi olmalıdır. Zira selef bidat ehliyle oturmayı konuşmayı selamlaşmayı yasaklandığını bildirmiştir. Durum böyle iken şirk veyahut bidat üzere olanlarla birlik söz konusu olmaz. Şayet olursa o topluluk cemaat olmaktan çıkmıştır...

Şirke ve bidate karşı oldukça sert Kendi içlerinde ise şefkatli ve merhametli olan müminler birbirlerine karşı yardım severdirler. Öyle ki bir duvarın tuğlaları gibi...

Ebû Mûsa şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

«Mü'min için mü'min birbirini perçinleyen duvar gibidir.» buyurdular.

Buhârî'nin rivâyetinde: «Parmaklarını birbirine geçirdi...» ibaresi de vardır. Hadîs-i şerif bir teşbihden ibaret olup: «Birbirini-perçinleyen» ve «Parmaklarını birbirine geçirdi» cümleleri teşbihin vechini beyân etmektedirler. Yani mü'minler birbirini tutmakta ve yardımlaşmakta duvar eczasının birbirine kaynaşmasına benzerler.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

«Mü'minler bir adam gibidir. Başı ağırsa cesedin sair yerleri humma ve uykusuzlukla ona (iştirake) çağrışırlar.» buyurdu.

Bu hadîsler müslümanların birbirlerinin haklarına riayet etmeleri gerektiğine açık delil olup, onları birbirlerine karşı saygılı, merhametli, şefkatli olmaya ve günah sayılmayan hususlarda yardımlaşmaya teşvik etmektedir.

Cabir b. Abdillah ile Ebu Talha b. Sehl el-Ensári'nin bildirdiğine göre Resulullah söyle buyurdu:

Kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, Allah da onu kendisine yardım edilmesini istediği bir yerde yalnız bırakır. Kim de bir Müslümana şerefinin elden gitmesi ve saygınlığının yitirilmesi söz konusu olan bir yerde yardım ederse Allah da ona kendisine yardım edilmesini istediği bir yerde yardım eder.

Ebu Umâme'nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kimin yanında bir mümin küçük düşürülür de ona yardım edebileceği halde etmezse, kıyamet günü Allah onu mahlukatın karşısında küçük düşürür. Kim de bir mümine haksızlık etme pahasına bir gelir elde ederek yerse Allah ona aynı şekilde cehennem halkının yiyeceğinden yedirir. Kim de bir mümine haksızlık etme pahasına bir gelir elde ederek onunla giyinirse. Allah ona aynı şekilde cehennem halkının giyeceğinden giydirir.

Müminler birbirlerine sırtlarını dayamış cengaverler gibi birbirlerinden emin bir şekilde tağut karşısında mücadele vermeliler. Kendi aralarında enerjilerini asla tüketmemeli, fitneye yer bırakmamalılar. Onların birbirine yardımı birbirlerini cennetlik amellere sevk etmek olmalıdır. Her zaman ve her şartta birbirlerini asla yardımsız bırakmayan müminler şunu çok iyi bilirler ki;

Bişr der ki; Size ne oluyor da kardeşi düştüğü zaman kendisine Kalk(yetiş) deyince kalkmıyor. Senin yanında olmayan karşındadır!!!

Müminler günü birlik menfaat kardeşliği ile kardeş değiller onların kardeşliği kan ve karındaş kardeşliğinden ötedir. Hatta öyle ki müminlerin yardımlaşma ahlakı ahirette de devam eder;

Ebü İshak bildiriyor: Hz. Ali: "O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar" ayetini açıklarken öyle demiştir. "Bunlar, mümin iki dost ile kafir iki dosttur. Mümin dostlardan biri vefat edince Cennetle müjdelendi. Müjdeyi alınca dünyadaki dostunu andı ve: "Allah’ım! Dostum olan filan kişi sana ve Resûlüne itaat etmemi söylerdi. Bana iyiliği emreder, kötülükten de sakındırırdı. Senin huzuruna çıkacağımızı da devamlı olarak bana hatırlatıp uyarırdı. Allah’ım! Benden sonra onu yoldan çıkarma ki bana burada gösterdiğini ona da gösteresin ve benden razı olduğun gibi ondan da razı olasın" der. Diğer mümin de öldüğü zaman ruhları bir araya gelir. Onlar "Her biriniz diğerini övsün" denilince her biri diğeri için: "Ne güzel bir kardeş ne iyi bir dosttur." demeye başlar.

Ne mutlu böyle birlik ve kardeş olanlara ne mutlu böyle yardımlaşanlara!

Tevessüm siteleri

Hepsi aynı çatı altında; istediğinize tek tıkla geçin.