Tefsir

Ayetler Bağlamında Karanlık Yolun Aydınlatılması

İslam dinine tabi olanlar, kendini islama nisbet edenler, hak yolda olduğunu iddia edenler; Allah azze ve cellenin razı olacağı bir yol üzerinde olup olmadığımızı ancak ve ancak rabbimizden indirilen Kur’an’a ve Allah a.c nin nebisi ve rasulu olan Muhammed(s.a.s) pak ve temiz sünnetine arz ederek sağlamasını yapabilir, istikametimizin doğruluğunu, yanlışlışlığını görebiliriz. Heva ve heveslerin ilahlaştırıldığı bu dünyada, menfaati uğruna dinlerini satanların alim sayıldığı, ilimsiz cahillerin söz söylediği ve insanların şirk ve küfür bataklığında cehenneme sürüklendiği bir zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey Allahın kitabına teslim olmaktır.Yahudilerin tevratı tahrif ettikleri gibi, bugünde kuranın birçok ayeti mana itibariyle tahrif edilip aktarılıyor.Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar(nisa 116) ayetine rağmen; şirk nedir, küfür nedir, Allaha ortak koşmak nedir ,başka ilahlar edinmek nedir ,kişi nasıl Müslüman kalabilir gibi islamın ana meselelerini gizleme ve saptırma yoluyla tahrif edilmek isteniyor. Bu tahrif edilmiş yollardan kurtulabilmek Allah a.c kitabına kulak verelim:

Rabbimiz ALLAH azze ve celle tevbe suresi 31. Ayette şöyle buyurmaktadır:

Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar, tek olan bir İlah’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka İlah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden Yücedir.

Ebu’s suud tefsirinde;

Adiyy b. Hâtem diyor ki:

"- Ben henüz Hıristiyanların bir fırkası olan Rekûsiyye'den iken bir gün Resûlüllah'a vardım; boynumda da altın bir haç vardı. O sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Berâe sûresini okuyordu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

"- Ya Adiyy! Şu putu boynundan çıkarıp at!" buyurdu.

Sonra yine okumaya devam etti. Nihayet:

" Bilgin (habr, hibr)lerini ve rahiplerini Allah'tan başka rabblar edindiler" âyetim okuyunca, ben:

"- Ya Resûlallah! Onlar, hahamlarına ve rahiblerine hiç tapmadılar ki." dedim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu:

" Pek iyi, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri onlar haram saydığında siz de haram kabul etmiyor muydunuz ve Allah'ın haram kıldığı şeyleri onlar helâl saydığında siz de helâl kabul etmiyor muydunuz?"

Ben:

"- Evet, öyle (Bek)." dedim. Resûlüllah:

"- İşte bu onlara ibadet etmek demektir: bu yurdu."

Gerek Yahudîler, gerekse Hıristiyanlar, din adamlarını Allahü teâlâ'dan başka tanrılar edindiler; Allahü teâlâ'nın helâl kıldığı şeyleri haram saymakta ve haram kıldığı şeyleri de helâl saymakta onlara İtaat ettiler. Yahut onlar, âlimlerine secde ettiler ve benzeri hareketlerde bulundular. Bu da, tıpkı şeytana uymanın, ona tapmak olarak vasıflandırılması kabilindendir. Nitekim, " Babacığım, şeytana tapma!" ve" Hayır; onlar cinlere tapıyorlardı." buyurulur.

İmam Kurtubinin el-Cami’li-ahkami’l –Kuran tefsirinde:

Huzeyfeye, aziz ve celil olan Allahın; "Onlar Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini... rabbler edindiler" âyeti hakkında onlara ibadet ettiler mi diye sorulunca o da şöyle demişti: Hayır, fakat bunlar ötekilere haramı helal kıldılar, ötekiler de onu helal bellediler. Onlara, helali da haram kıldılar, onlar da onu haram diye bellediler.

Fahreddin Razi Tefsir-i Kebir de:

Rebî' de şöyle der: Ben, Ebu'l-Âliye'ye, "İsrailoğulları arasındaki o rab edinme nasıl olmuş?" dediğimde, o şöyle dedi: "Hristiyan ve yahudiler çoğu kez, Allah'ın kitabında, âlimlerinin ve ruhbanlarının sözlerine muhalif sözler görüyorlardı, ama buna rağmen onların sözlerini alıyor ve Allah'ın kitabındaki hükmü kabul etmiyorlardı"

İmam Taberi meşhur tefsiri Camiu’l-Beyan fi Tefsiri’l Kur’an da:

Âyette zikredilen hahamlar'dan maksat, Yahudilerin din âlimleridir. Papazlardan maksat ise, Hristiyanların manastırlara çekilen ve dini hususlarda içtihadda bulunan âlimleridir. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime'de Yahudi ve Hristiyanların din adamlarını rabler edindiklerini zikretmiştir. Bu ifadeden maksat onların din adamlarını ilâh edinerek onlara tapmaları değildir. Bundan maksat, Allah'ın emir ve yasaklarım bırakıp din adamlarının koydukları emir ve yasaklara uymalarıdır.

İbn Kesir’i tefsirinde:

Süddî ise şöyle der: Onlar, insanları nasîhatçı kabul ettiler (insanların nasîhatlannı dinlediler), Allah'ın kitabını ise terkedip arkalarına attılar. İşte bunun içindir ki Allah Teâlâ: «Halbuki tek tanrıdan başkasına ibâdet etmemekle emrolunmuşlardır.» buyurmuştur. O, bir şeyi haram kıldığında o haramdır, onun helâl kıldığı helâldir. Koyduğu kanuna tâbi olunur. Hükmettiği şey uygulanır. Yerine getirilir. «O'ndan başka ilâh yoktur. O; bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.» Ortaklardan, benzerlerden, yardımcılardan, zıdlardan, çocuklardan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O'ndan başka tanrı, O'nun dışında Rab yoktur.

Elmalılı M.Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde:

Allah'dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler". Allah'ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah'ın "yapmayın" dediği şeyleri yaptılar, "yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz'etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular…

…Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir

... Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) Rab edinilmelerine "klerikalizm" adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)'ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.

Seyyid Kutub Fizilal-il-kur’an tefsirinde:

Yahudiler ile hristiyanlar, hahamları ile rahiplerinin ilah olduklarına inanmak, onlara ibadet amaçlı hareketler sunmak anlamında bu din adamlarını ilah edinmiş değillerdi. Buna rağmen yüce Allah, bu ayette onların müşrik olduklarına, bir sonraki ayette de kâfir olduklarına hükmetmiştir. Bu hükmün tek gerekçesi, onların din adamlarını yasa koyma mercii olarak kabul etmeleri, koydukları yasalara uymaları, boyun eğmeleridir. İlahi hükmün tek sebebi budur. Ayrıca, inançta ve ibadetlerde Allah'tan başkasını ilah edinmiş olmak şart değildir. Sırf bu tutum, sahibini Allah'a ortak koşmuş duruma düşürür. Sırf bu sapıklık, sahibini mü'minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir. 2- Bu ayet hahamlarına yasa koyma yetkisi tanıyan, onlarca konmuş yasalara uyan ve itaat eden yahudiler ile Hz. İsa'ya ilahlık yakıştıran ve ona ibadet amaçlı davranışlar sunan hristiyanları aynı derecede müşrik sayıyor, aralarında hiçbir fark görmüyor. Yani her iki tutum da sahiplerini Allah'a ortak koşmuş saydırma açısından eşit ağırlıklı suçlardır. Her iki sapıklık da sahiplerini mü'minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir. 3- İnsanın Allah'a ortak koşan bir müşrik sayılması için yasa koyma yetkisini Allah dışındaki bir mercii, meselâ kullara tanıması yeterlidir. Bu sapıklığın yanısıra sözkonusu kulun ya da kulların ilah olduğuna inanması, onu ya da onlara ibadet amaçlı hareketler sunması şart değildir.

‘’Evet, eğer birileri Allah’ın hüküm koymadığı bir konuda bir hüküm koyarsa veya Allah’ın hüküm koyup yasakladığını emreder, emrettiğini yasaklarsa, Allah’ın helâllerini yasaklar, yasaklarını helâllerse, onun bu hareketini yol olarak, yasa olarak benimseyip uygulayan kişi müşriktir, öbürü de onun rabbidir. Halbuki insanlar tek bir Rabbe, tek bir İlâha kulluğun dışında başka hiç kimseye kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Çünkü O Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. Kendisinden başka kullarının hayatına program yapma yetkisine sahip varlık olmayandır’’

Günümüz gayriislami yönetim şekillerinde serbestlik ve yasaklar belirleyenler, Allahın hükmü karşınızda hükümler çıkaranlar ,islam şeriatını tamamen kaldırıp bir daha konulmamak üzere kanun katanları bu ayete muhattab kılmak gererkir..Rablik iddiasında bulunan tağutları ve tağuti düzenleri temize çıkarmaya çalışanların ,islamdan hiçbir nasibi olmadığı ayette açıkça görülmektedir.

Hükmünde hiçbir ortağı olmayan rabbimiz Allah a.c tevbe suresi 37. Ayette şöyle buyurmaktadır:

(Haram ayları) Ertelemek ancak inkarda bir artıştır. Bununla kafirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine ’çekici ve süslü’ gösterilmiştir. Allah, inkarcı bir topluluğa hidayet vermez.

İmam Kurtubi tefsirinde Arapların Nesi' (Ayları erteleme) Uygulaması hakkında şöyle demektedir:

Araplar Muharrem ayında Savaşı haram kabul ediyorlardı. Muharrem ayında Savaşmak ihtiyacını duyacak olurlarsa, onun yerine Safer ayını haram ay kabul eder ve Muharrem ayında Savaşırlardı. Buna sebep ise şudur: Araplar Savaş ve talanla uğraşan kimselerdi. Ardı arkasına baskın ve talan yapmadan üç ay beklemek onlara ağır gelirdi ve şöyle derlerdi: Eğer üç ay arka arkaya biz hiçbir baskın ve talan yapmaksızın (ye bunun sonucunda) bir şeyler elde etmeksizin geçirecek olursak, hiç şüphesiz telef olur gideriz. O bakımdan, Mina'dan ayrıldıkları vakit Kinaneoğullarından Fukaymoğullarına mensup ve el-Kalemmes diye bilinen birisi kalkar ve: Ben hükmüne karşı itiraz olunmayan birisiyim derdi. Bu sefer onlar da: Bize (haram ayı) bir ay ertele derlerdi. Yani, bu Muharrem ayının haramlığını ertele ve bunu Safer ayına koy derler, o da bunun üzerine Muharrem ayını kendilerine haram olmaktan çıkartır, helal kılardı. Onlar böylelikle bir ay yerine başka bir ayı değiştiriyorlardı.

Böylelikle helâl ve haram kılma yetkisinin kendi ellerinde olduğu iddiasında bulunmuş ve arzularının doğrultusunda kanaat belirterek kendiliklerinden dinde olmayan böyle bir uygulamayı ortaya koymuşlar, bunun sonucunda da Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılmışlardı. Oysa müşrikler hoş görmeşeler dahi Allah'ın hükümlerini hiç kimse değiştiremez.

‘’Haram aylardan bir ayın hürmetini başka bir aya nakletmek veya ertelemek, küfürde ziyadesiyle ileri gitmek demektir. Çünkü bu, Allahü teâlâ'nın haram kıldığını helâl ve helâl kıldığını da haram saymaktır. Bu itibarla bu iş, onların küfrüne ilâve bir küfür ve onların dalâletine ilâve bir dalalet olmuştur’’.

Fahreddin razi tefsirinde şöyle söylemektedir:

İbâdetleri kameri yıla göre yapmak, dünyevî menfaatleri haleldar eder. O ibadetleri güneş yılına göre yapmak da dünyevî menfaatlerin nazar-ı dikkate alındığını ifade eder. Halbuki Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim ve İsmail (aleyhisselâm) zamanından beri, işlerin ay yılına göre ayarlanmasını emretmiştir. Binâenaleyh onları dünyevi menfaatlerini nazar-ı dikkate aldıkları için, Allah'ın kameri yılın nazar-ı dikkate alınması yolundaki emrini terketmiş, güneş yılını nazar-ı dikkate almışlardır. Böylece de hacc ibadetini, haram ayların dışındaki başka bir ayda yapmışlardır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak onları kınamış ve bunu, onların küfürlerinin artmasının bir sebebi saymıştır. Bu, onların küfürlerinin artmasına sebep olmuştur; zira, Allahü teâlâ onlara, hacc ibadetlerini haram aylarda yapmalarını emretmiş, onlarsa, şubat ayına bir gün ilave etmeleri sebebiyle hacc ibadetlerini malûm ayların dışında yapmışlar ve kendilerine tabi olanlara da, vâcib olanın kendilerinin yapmış olduğu bu iş olduğunu; haccı "kameri" aylara göre yapmanın vâcib olmadığını telkin etmişlerdir, Böylece bu, onların bile bile Allah'ın hükmünü kabul etmeyip O'nun hükmüne karşı koyma olmuştur ki, bu da bütün müslümanların ittifakıyla küfrü gerektirir.

Elmalılı M. Hamdi Yazır:

…İşte cahiliyye devri Arapları arasında bilinen ve kullanılan "ennesîy" ismi, sırasıyla bu mânâlarda müşterek olarak kullanılıyordu. Ve bu âyet, bunlardan her birine teker teker işareti içeriyor ve hepsini birlikte iptal ediyordu. Öyle sebeplere ve özelliklere dayanarak iptal eylemiştir ki, bütün bunların sonucundan, şeriatın mutlak olarak haram kılıp tekfir ettiği genellikle geniş anlamlı ve kapsamlı bir nesiy yasağı ortaya çıkmıştır ki, bununla yalnızca cahiliyye devri Arapları'nın geleneği olan söz konusu özel nesîy değil, aynı zamanda benzer illet ve sebeplerle yapılabilecek bütün nesîy türlerinin hepsinin küfür demek olduğu ortaya konulmuştur.

Mesele basit bir geciktirme olayından ibaret kalmayıp nesîy yapanların ortaya koydukları hürmetlere saygı gösterilmiş, Allah'ın koyduğu hürmetlere riayet edilmemiş ve hatta inkâr edilmiş olur. Sonuçta da bir senenin hürmetleri ve ibadetleri hiç yapılmamış ve yerine getirilmemiş olur. Ve devirler tekrarlandıkça bu durum da sürekli tekrarlanmış olur. Böylece sadece ayların değil, Allah'ın koymuş olduğu bütün yasakların çiğnenmesi, haramların helâl kabul edilmesi alışkanlık haline getirilmiş olur ki, artık bunun ne kadar büyük idlal ve saptırma, ne ölçüde katmerli bir küfür olduğu tasavvur olunmalıdır.

Bir vaktin tehir ve helâl sayılmasını başka ayların da helâl sayılmasına yol açacak şekilde bilinen özellikleriyle yapılan nesîy ise ne şekilde olursa olsun basit bir küfürden ibaret kalmaz. Sebebiyet verdiği helâl sayılmalardan dolayı, söz konusu haramın fazlalığı oranında çokça bir küfür demektir. 'dür. Bunu uygulayanlar, bu yolu seçenler bir kere kâfir olmakla kalmazlar, olayın her tekrarında yeniden bir kere daha küfre düşmüş olurlar. Haram olanı her helal sayışlarında yeniden küfretmiş olurlar, her seferinde küfürlerini yenilemiş olurlar. Bu küfür hesaplarını ne kadar ince ve gizli oyunlar kullanarak yaparlarsa halk için, avam için bunun farkına varılması o ölçüde gizli ve zor olacağından, saptırma ve dalete düşürme gücü de o nisbette ziyade olmuş olacaktır.

‘Allah a.c.şeriatte bildirmiş olduğu haram ayların sadece yerini değiştirmeyi küfürde ileri gitmek olarak bildiriyorken, Allahın emrettiklerini yasak ,yasakladıklarını serbest bırakan ,Allahın hükümlerinin geçersiz sayıldığı bir sistemde; seçen veya seçilen, sistemin ayakta durması için canını feda eden, eğitim kurumlarını sözlü ve fiili olarak gönülden destekleyenler hangi delil ile halen Müslüman kaldıklarını söyleyebiliyorlar.

Müşriklere bir hususta dahi itaati rabbimiz Allah a.c. enam suresi 121 ayette; sizde müşriklerden olursunuz olarak bildiriyor.

Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz.

İbn el-Cezvi ‘nin meşhur tefsiri Zadü’-l Mesir de nuzül sebebi olarak şöyle aktarılmaktadır:

"Üzerine Allah'ın isminin anılmadiğı şeylerden yemeyin":

İniş sebebi şöyledir: Müşrikler, mü’minlere: Siz kendi öldürdüklerinizden yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüklerini yemiyorsunuz diyerek onlarla tartıştılar,:. Bu, İbn Abbâs’ın görüşüdür.

İkrime de şöyle demiştir: İranlılar Kureyşlilere şöyle yazdılar: Muhammed ve ashabı Allah’ın boğazladığından yemiyorlar da kendi nefisleri için boğazladıklarından yiyorlar, dediler. Müşrikler de bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına yazdı, bundan da Müslümanların içine biraz kuşku düştü, işte âyet bunun üzerine indi.

İmam Kurtubi ayetin tefsiri için şunları söylemektedir:

"Eğer onlara itaat ederseniz." yani, meyteyi helâl kabul etmek hususunda onlara uyarsanız,"elbette sizde müşrikler olursunuz." Âyet-i kerîme şuna delildir: Kim Allah'ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabul edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koyduğu bir hüküm ile meyte helâl kabul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.

İbnü'l-Arabî der ki: Mü’min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müşrik bir kimseye itaat edecek olursa bu itaati sebebiyle o da müşrik olur. Fakat fiilen ona itaat etmekle birlikte onun inancı tevhid üzere sağlıklı bir şekilde devam ediyor ve tasdikini sürdürüyorsa asi olur. Bunu böylece belleyiniz.

Ebu’s- suud:

"Eğer onlara uyarsanız, hiç şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlardan olursunuz."

Eğer siz de, haramı helâl saymak konusunda o kâfirlere uyarsanız ve bâtıl iddialarında onları desteklerseniz, hiç şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz. Çünkü Allahü teâlâ'ya itaati terk ile başkasına itaat eden ve onun dinine uyan kimse, zorunlu olarak, Allahü teâlâ'ya ortak koşmuş, hattâ onu Allah'a tercih etmiş olur.

Fahreddin razi:

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "(Meyteyi helal sayma hususunda) onlara itaat ederseniz, siz de müşrik olur çıkarsınız" buyurmuştur.

Zeccâc: "Bu ifadede, Allah'ın haram kıldıklarından birini helâl veya helât kıldıklarından birini haram kabul eden her insanın, müşrik olduğuna bir delil vardır. Çünkü Allahü teâlâ, kendisi dışında başka bir hâkim (hüküm koyan) kabul edeni müşrik saymıştır. İşte şirk budur" demiştir.

‘’Allah'ın ilâhlığını kabul etmekle birlikte Allah'tan yüz çevirenlerin yollarını ve buyruklarını izlemek de şirktir. Allah'ın birliğini kabul etmek, hayatın tüm yönlerinde Allah'a itaat etmektir. Allah'ın yanısıra bir başka kişiye daha itaat edilmesi gerektiğine inanan bir kimse akide açısından şirke düşmüştür. Haram ve helâl kılma yetkisini kendisinde gören böylesi kişilere Allah'ın yol göstericiliğini hiçe sayarak itaat eden bir kimse ise şirke amelî açıdan girmiş olur.’’

’’.Bir müslümanın Allah'ın şeriatından kaynaklanmaksızın, hakimiyeti tek başına O'na özgü kılmaya dayanmaksızın herhangi bir insanın koyduğu en ufak bir hükme uyması... Bu ufak noktada müslümanın ona uyması kendisini Allah'a teslim olmuşluktan (müslümanlıktan) çıkarıp O'na ortak koşmuşluk (müşriklik) konumuna getireceğini Kur'an ayeti kesin ve net bir şekilde ifade etmektedir. Bu konuda İbn-i Kesir şöyle diyor: "Yüce Allah'ın şu sözüne gelince: "Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de müşrik olursunuz." Yani siz Allah'ın size emrettiği şeylerden ve sizin için belirlediği şeriatından sapıp, ondan başkasının sözüne uyarsanız ve başkasını O'na tercih ederseniz şirktir.Bir insanın kendi kendine koyduğu bir şeriata uymasının açık ve kesin bir şekilde müşrik olmasına neden olacağını belirtmektedir. Şayet bu adam müslüman olur da böyle bir davranışta bulunursa, İslâmdan çıkıp, şirke girmiş demektir. Allah'dan başkasına başvurduğu, O'ndan başkasına itaat ettiği sürece diliyle, "Allah'dan başka ilâh bulunmadığına tanıklık ederim = Eşhedû en lâ ilâhe illellah" demesinin hiçbir değeri yoktur. Bu kesin açıklamaların ışığında yeryüzünün bugünkü durumuna baktığımızda, cahiliye ve şirk tarafından sarıldığını görürüz. İlâhlık özelliklerini iddia eden yeryüzü Rabblerine karşı çıkıp da zorlama sınırları dışında onların hiçbir yasalarını ve hükümlerini kabul etmeyen Allah'ın koruduğu kimselerin dışında, cahiliye ve şirkten başka bir şey bulunmadığını anlarız’’.

İnsanların bir arada yaşaması, birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklı sorun ve ihtilafları beraberinde getirecektir. Aynı ilaha inandığını söyleyen kişilere soralım. Aramızda çıkan ihtilafın çözümünü niçin rabbimizin kitabına arz etmiyorsunuz.niçin bizim gibi aciz olarak yaratılmış insanların heva ve hevesleri uğrunda çıkarmış oldukları kanunlara tabi oluyorsunuz. Rabbimiz Allah a.c ‘nin şöyle buyurduğunu işitmediniz mi?

Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben yalnız O’na güvendim ve yalnız O’na yöneliyorum.(şura 10)

Kulak verelim ayetin tefsirine:

"Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz..." âyeti Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mü’minlere söylemiş olduğu bir sözü aktarmaktadır. Şu demektir: Ehl-i kitab mensubu olan kimseler ile müşrik olan kâfirlerden din ile ilgili hususlarda size muhalefet ettikleri herhangi bir hususta siz de onlara: Buna dair hüküm vermek yetkisi Allah'ındır, sizin değildir. O dinin sadece İslâm olduğunu, başkasının geçerli olmadığını hükme bağlamıştır. Şeriata dair emirler ve âyetler ise ancak Allah'ın açıklamalarından öğrenilir, deyiniz.

"İşte benim Rabbim olan Allah O'dur." Yani bu sıfatlara sahib olan bir ve tek olarak benim Rabbimdir. Bu âyette hazfedilmiş takdiri ifadeler de vardır. Yani ey Muhammed, onlara de ki: İşte Allah O'dur, ölülere hayat verendir. Anlaşmazlığa düşenler arasında hüküm verir O. O benim Rabbimdir."

‘’Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah'a aittir." Yüce Allah kişinin hükmünü bu Kur'an'da indirmiştir. Dünya ve ahiretle ilgili ayrıntılı ve çözümleyici sözünü söylemiştir. İnsanların kişisel ve toplumsal hayatları, geçimleri, yönetimleri, politikaları, ahlak ve davranış kuralları için kendi seçtiği bir hayat sistemi koymuştur. Bunların tümünü kapalı hiçbir taraf bırakmamak üzere açıklamıştır. Bu Kur'an'ı insanlık hayatı için, yönetim düsturlarından daha kapsamlı, daha geniş, herşeyi içine alan evrensel bir hayat düsturu kılmıştır. Dolayısiyle insanlar herhangi bir meselede veya bakış açısında görüş ayrılığına düşerlerse bu konudaki Allah'ın hükmü, onun insanlık hayatının temel yasası olsun diye Peygamberine vahyettiği kitapta mevcuttur…. İşte Allah'ın elçisi ve peygamberi Rabb'inin Allah olduğuna şahitlik ediyor. Sadece O'na dayanıp güvendiğini, başkasına değil sadece O'na yöneldiğini ifade ediyor. Öyleyse yol gösterici, hidayet rehberi peygamber O'ndan başkasının hükmüne başvurmazken diğer insanlar nasıl oluyor da görüş ayrılığına düştükleri herhangi bir meselede O'ndan başkasının hükmüne başvuruyorlar.’’

Rabbimiz Allah a.c bizleri ikaz ediyor:

Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab vardır.(Şura 21)

Yakın tarih ,geçiş dönemi alimlerinden olan Elmalılı Hamdi Yazırın ayet tefsirine başvuralım.

Allah'ın şeriatına karşı gelmek için yoksa o müşriklerin, o çağdaş kâfirlerin birtakım ortakları, Allah'a ortak olmak için ortaklık kurmuş inkâr ortakları şeytanlar var ve istedikleri gibi şeriat koyma yetkisini ellerinde bulunduruyorlar da dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri onlara meşru mu kıldılar? Mesela müşriklik, çeşitli hükümlere uyma, ahireti inkâr, zulüm, verdiği sözü çiğnemek, güç yetirilmesi imkansız şeylerin yapılmasını istemek gibi Allah'ın izin vermediği, meşru kılmadığı birtakım şeyleri meşru kılıyorlar, diledikleri gibi din yapıyorlar öyle mi? Fakat Allah'ın meşru kılmadığını meşru kılacak hiçbir kuvvet yoktur. İnsanların teşrideki (kanun yapmadaki) çalışıp çabalaması Allah'ın izin verdiği sınırı aşmamalıdır.

‘’Kulları için kanun koyma yetkisi sadece yüce Allah'a aittir. Çünkü bütün evreni yoktan var eden ve kendi seçtiği yasalar sistemi ile tüm evreni yöneten O'dur. İnsanlık hayatı ise bu uçsuz bucaksız evren çarkında küçücük bir dişli konumundadır. Bu yüzden evreni yönlendiren yasalar sistemi ile uyuşan bir yasa hükmetmelidir insanlık hayatına. Bu ise, uçsuz bucaksız evreni yönlendiren tüm yasalar sistemini kapsayan bir bilgiye sahip bir kanun koymadıkça mümkün olmaz. Allah'tan başka herkes tartışmasız bu denli kapsamlı bir bilgiye sahip olmaktan uzaktırlar. Bu yüzden bu yetersizlikle beraber onların insanlık hayatı için kanun koymalarına itibar edilmez. Bu gerçek olanca çıplaklığı ile gözler önünde olmasına rağmen, birçokları bunu tartışma konusu yapıyorlar veya inanmıyorlar. Halkları için iyiliği seçtiklerini ileri sürerek yüce Allah'ın koyduğu kanunların dışında kanunlar koymaya yelteniyorlar. Bunu yaparken de içinde bulundukları şartlarla, kendi kafalarından uydurdukları kanunlar arasında bir paralellik kuruyorlar. Sanki yüce Allah'tan daha çok biliyorlarmış, ondan daha iyi hüküm verebiliyorlarmış gibi! Ya da sanki, Allah'ın izin vermediği konularda onlar için kanun koyan Allah'ın dışında ortakları varmış gibi!’’

“Ey kullarım! Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, böyle yaparak, Allah’ın izni olmadığı halde Allah’ın kanunlarını, Allah’ın şeriatını görmezden gelerek yeryüzünde şeriat belirlemeye, kanun koymaya çalışan bu tür tâğutların şeriatlerini, onların kanunlarını uygulamaya çalışanlar, gerçek Rabbleri olan beni bırakıp, benim dinimden çıkıp, bu şeraitleri ortaya koyanları Rabb ve sanki benim ortaklarımmış gibi kabul edip bunlara kulluk etmeye çalışan kimselerdir.” Evet, insanların ortaya attığı tüm sistemler, kanunlar, şeriatler, hayat programları, bilesiniz ki Allah’ın dininin karşısında ortaya atılmış birer yeni dindir. Onlar nasıl ki Allah’ın izni olmadan, Allah’ın dinine rağmen bu dinleri ortaya koyarak küfretmişlerse, Allah’ın izni olmadan onlara uyanlar da, onların bu hayat programlarını uygulayanlar da, aynen onların dinlerine uymuş ve şirke düşmüş kimselerdir. Âyet çok açık ve net bir biçimde bize bunu anlatır.

Kendilerine islam dini ulaşıp açıkça anlatıldığı halde, islamı bir bütün olarak almayıp, dinini hayatlarına göre düzenleyenler, gerisin geri küfre dönenler, şeytanın altatmasına yenik düşenlerdir. Şu makama geçeyim islamı hakim kılacağım, şu işim olsun hayatımdaki bütün zulümleri kaldıracağım diyerekten, ama lar benceler bataklığında boğulanlardır.Rasulullah’ı kendi öz çocuklarını tanır gibi tanıyan yahudiler, Muhammed s.a.s eminliğine, bizzat kendi gözleriyle şahit oldukları mucizelerine rağmen, küfürlerinde inat eden müşrik ve münafıkların durumunu; gizlisini de açığınıda rabbimiz bizlere beyan ediyor:

Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size bazı işlerde itaat edeceğiz." Oysa Allah, sakladıkları şeyleri (sır olarak konuştuklarını) biliyor.Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.(muhammed 25-28)

‘’İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc: "Kendileri için hidâyet yolu belli olduktan sonra gerisingeri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yahudiler Muhammed'in (sallallahu aleyhi vesellem) gerçekten peygamber olduğunu bilip öğrendikten sonra ona arkalarını dönmüşler. Bu konuda şeytan onları aldatmış, Yüce Allah da kendilerine süre tanımıştır. "Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselerin: «Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz» demelerindendir. Allah onların gizlediklerini bilir" âyetinde de ifade edildiği gibi Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) ashâbının içinde bulunan münafıklar, gizlice buluşup görüştükleri Yahudilere bazı işlerde onlara itaat edeceklerini söylemişlerdir. Bu münafıklar Muhammed'in (sallallahu aleyhi vesellem) hak peygamber olduğunu biliyor, ancak hak dinin Yahudilik olduğunu söylüyorlardı. Ancak Yüce Allah, onların Yahudilere gizlice bu söylediklerini bildiğini ifade etmiştir. Bunlar hakkında: "Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken halleri nasıl olacak?" buyurarak ölüm anında içine düşecekleri duruma dikkat çekmiştir.’’

Fahreddin Razi ‘nin tesirinde ayetteki itaat hususu şöyle aktarılmıştır:

Bu irtidâd (dinden dönüş), onların, "Biz size itaat edeceğiz' demiş olmaları sebebiyledir. Bu böyledir. Çünkü ayetteki, "Biz size bazı hususlarda itaat edeceğiz" ifadesinin, onların, "Biz, Muhammed'in bir peygamber değil, bir yalancı olduğu inancında size uyuyoruz. Ancak biz size, peygamberliğin, hasrın ve putların Allah'a ortak koşulmasını inkârı hususlarında muvafakat etmiyoruz" demeleri manasında olduğunu beyân edeceğiz. Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e İman etmeyen, başkasına imân etse de kâfirdir. Hayır, hayır. Hatta, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmeyen, Allah'a, O'nun peygamberlerine ve hasra da iman etmemiştir. Çünkü Allah Tealâ, mümkün olan o hasrı haber verdiği gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olduğunu da haber vermiştir. Bu da mümkündür. Binâenaleyh, Allah'ı, herhangi bir hususunda tasdik etmeyen, yalanını Allah'ın bir başka şey hakkındaki sözüyle bertaraf edemez. Dolayısıyla da ne haşri, ne de herhangi bir peygamberin peygamberliğini kesin bir şekilde tasdik etmiş olmaz. Çünkü bunları tanıyıp bilmek tek birşey demektir.

Ayetteki, "Allah'ı kızdıran şeyler..." ifadesi ile ilgili şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i İnkârdır. Allah'ın razı olduğu şey ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kabul edip, müslüman olmaktır.

b) Allah'ı kızdıran şey, küfür; O'nun razı olduğu şey ise İmandır. Bunun delili, "Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) Allah sizden müstağnidir ve kulları için, küfre razı olmaz. Ama şükrederseniz, sizin için bundan hoşlanır" (Zümer, 7) ayetidir. Yine Cenâb-ı Hak, "İman edip, salih ameller işleyen kimseler yok mu, işte onlar en hayırlı kimselerdir... Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'dan..." (Beyyine, 7-8) buyurmuştur.

c) Allah'ı kızdıran şey, şeytanın (kötülükleri) hoş göstermesi; razı olduğu şey ise, delillere ve Kur'ân'a dayanmaktır. Buna göre eğer, "Onlar, Allah'ın rızasından hoşlanmadıklarını söylemiyorlardı, aksine "Bizim üzerinde bulunduğumuz hal, Allah'ın rızasına uygun. Biz ancak Allah'ın rızasını istiyoruz" diyorlardı. Nasıl böyle olmasın ki, çünkü müşrikler bile, şirkleri hususunda, "biz bununla Allah'ın rızasını kazanmayı istiyoruz" diyorlardı. Çünkü onlar "Putlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" ve "Bize şefaatçi olsunlar diye ibadet ediyoruz" diyorlardı.

‘’Şeytan onları fitledi, onlara vesvese verdi. Allah’ın kitabını, Allah’ın yolunu kötü gösterip onlara çeşitli sistemler, çeşitli nazariyeler, çeşitli görüşler, çeşitli ideolojiler dikte ettirdi. Emlâ kelimesinin böyle bir anlamı vardır. Onlara çeşitli yasalar, çeşitli nazariyeler imla ettirdi. Allah’ın kitabı dururken kendi hevâlarından çeşitli kanunlar imla ve dikte ettirdi onlara. İşte adamlar şeytan vahiylerini söylüyorlar, şeytan vahiylerini yazıyorlar.

Çünkü onlar Allah’ı kızdıracak, Allah’ı gazaba getirecek şeylerin peşine düştüler. Allah’ın gazabını celbedecek şeylere tâbi oldular. Allah’ı kızdıracak şeyleri izlemeye kalkıştılar. Allah’ın yaratıklarını putlaştırıp, onları Allah yerine koyup onların yasalarının peşine takıldılar. Allah’ın rızasından, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından, Allah’ın sisteminden hoşlanmadılar da Allah’tan başkalarının sisteminden hoşlandılar ve böylece Allah’ı kızdıracak yollara girdiler. Allah’ın razı olacağı şeylerin peşinde, peygamberlerin peşinde olmadılar da Allah’ı kızdıracak şeytanların, tâğutların peşine takıldılar. Allah da onların tüm amellerini, tüm işlerini boşa çıkarıverdi.

Peki biz nelerin peşindeyiz? Gerçekten şu anda bizler Allah’ı hoşnut edecek şeylerin mi peşindeyiz yoksa Allah’ın gazabını celbedecek şeylere mi tâbi oluyoruz? İttibâ gözle, kulakla, kalple ve düşünceyle izlemek, takip etmek demektir. Peki acaba şu anda bizler gözlerimizle neleri izliyoruz? Allah’ın razı olacağı şeyleri mi yoksa Allah’ın gazap edeceği şeyleri mi izliyoruz? Gözlerimizle Kitap ve sünneti mi yoksa haramları mı izliyoruz? Kulaklarımız en çok hangi sözleri dinliyor? Kulaklarımızda en çok kimin sözleri dolu? En çok kimin mesajlarıyla meşgul kulaklarımız? Kalplerimiz neyle meşgul? Neyle dolu? Ellerimiz en çok neye uzanıyor? Ayaklarımız nereye doğru gidiyor? Meyillerimiz, arzularımız ne tarafa doğru? Varlığımız, vücudumuz, gecemiz, gündüzümüz ne tarafa meyilli?

Ey iman eden ve iman ettiğini iddia edenler. Rabbimiz bizlere sırasıyla bildiriyor.Kime, kimlere iataat edileceği ,hangi durumda itaatin geçerli olduğu, kimin hükmüne başvurulacağı. Rabbimiz a.c nisa suresi 59 ayette buyurmaktadır:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.

İmam kurtubi tefsirinde şöyle söylemektedir:

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Abdullah b. Huzafe şakacılığı ile tanınan birisi idi. Onun şakalarından birisi de şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu bir seriyyeye kumandan tayin etmişti. O da komutası altında bulananlara odun toplayıp ateş yakmalarım emretti. Bu ateşi yakınca, ateşin içerisine kendilerini atmalarını emretti ve onlara: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) size, bana itaat etmenizi emretmedi mi? dedi ve: "Kim benim emirime itaat ederse bana itaat etmiş olur" demedi mi? Onlar da şu cevabı verdiler: Bizim Allah'a îman etmemizin, Rasûlüne tabi olmamızın tek sebebi ateşten kurtulalım diyedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yaptıklarını tasvip buyurup şöyle dedi; "Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur."

İtaatin Kapsamı ve Zalim Yöneticilere İtaatin Gerekmediği:

İbn Huveyzimendâd ise şöyle demektedir: Sultana itaat, işlenmesi halinde Allah'a itaat olan hususlarda icabeder. Fakat, işlenmesi halinde Allah'a masiyet olan hususlarda itaat vacib değildir. Bundan dolayı biz şöyle diyoruz: Çağımızın yöneticilerine itaat, onlara yardımcı olmak, onları ta'zim etmek câiz değildir. Bununla birlikte ne zaman gazaya çıksalar, onlarla birlikte gazaya çıkmak icabeder. Yönetmek onlar tarafından olup, İmâmet ve hisbe de onların görevlendirmesi ile olur. Şu kadar var ki, bunların şeriatın öngördüğü şekle uygun olarak yerine getirilmeleri gerekir. Bize namaz kıldıracak olsalar, eğer günah ve masiyet bakımından fasık iseler, onlarla birlikte kılınan namaz caizdir. Şayet bidatçi kimseler iseler, onlarla birlikte namaz câiz değildir. Şu kadar varki, onlardan korkulacak olursa, onlarla birlikte takiyye olmak üzere namaz kılınır, sonra namaz iade olunur.

2- Anlaşmazlık Konularının Allah'a ve Peygambere Havale Edilmesi:

"Eğer bir şeyde" yani, dinînizi ilgilendiren herhangi bir hususta "çekişirseniz, onu Allah'a ve Rasûlü'ne döndürün" yani, o çekiştiğiniz mesele hakkında hüküm vermeyi Allah'ın Kitabına ve hayatta olduğu sürece ona sormak suretiyle Rasûlüne veya vefatından sonra sünnetini incelemek suretiyle sünnetine döndürünüz. Bu Mücahid, el-A'meş ve Katade'nin görüşü olup sahih olan görüş de budur. Bu görüşde olmayanların îmanları sarsılır. Çünkü yüce Allah:"Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız" diye buyurmuştur.

Yüce Allah'ın:

"Rasûlüne döndürün" âyeti, Hazret-i Peygamberin sünneti ile amel edilip, onda yer alan emirlerin yerine getirileceğine delildir, Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Size neyi yasakladımsa ondan uzak durunuz, size neyi emrettiysem gücünüz yettiği kadarıyla ondan yapınız. Çünkü, sizden öncekilerin helâk edilmelerine sebep, çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri olmuştur." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Fedâîl 130; Buhârî, İ'tisâm 2; Nesâî, Hacc 1; Müsned, 11, 258, 313, 467.

Ebû Dâvûd da Ebû Rafi'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Sizden herhangi birinizi koltuğuna oturmuş ve yaslanmış olduğu halde, benim verdiğim emirlerden herhangi bir emri yahut yasakladığım herhangi bir husus kendisine gelip de onun: Biz bilmiyoruz, Allah'ın Kitabında bulduğumuza tabi oluruz dediğini görmiyeyim." Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, İlim 10; İbn Mâce, Mukaddime 2; Müsned, vı, 8.)

Taberi

Ey iman edenler, Allah'ın kitabı olan Kur'an'a ve onun açıklaması olan Peygamberin sünnetine uyarak bütün emir ve yasaklarda Allah'a ve Resulüne itaat din. Allah'a itaate vesile olacak ve müslümaların menfaatlerini gerçekleşti recek hususlada da sizden olan müslüman idarecilere itaat edin. Eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir meselede sizlerle idare cileriniz anlaşmazlığa düşerseniz işi Allah'a ve Resulüne havale edin. Bu sizin için Allah katında daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir.

Âyet-i kerime’de Allah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Allah'a itaatten maksat, onun bize gönderdiği emirleri tutmak ve yine onun bize yasakladığı şeylerden kaçınmaktır.

Yine âyet-i kerime’de Resûlüllah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Zira Resûlüllah'a itaat etmek Allah'a itaat etmektir. Bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Kim bana itaat ederse şüphesiz ki o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de bana karşı gelirse şüphesiz ki o, Allah'a karşı gelmiş olur. Kim benim emirime itaat ederse, şüphesiz ki bana itaat etmiş olur. Kim de benim emirime karşı gelirse şüphesiz ki bana karşı gelmiş olur. Buhari, K. el-Ahkam, bab: 1, K. el-Cihad, bab: 109 / Müslim, K. el-İmara bab: 32, 33,Hadis no 1835

Allahü teâlâ âyet-i kerimesinde Resûlüllah'a, hayatta iken emir ve yasaklarında ona uyulmasını, vefatından sonra da onun sünnetine tabi olunmasını emretmiştir. Çünkü âyetteki itaat emri geneldir. Onu Resûlüllah'ın sadece hayatına veya ölümünden sonrasına tahsis etmek isabetli değildir.

Âyet-i kerime’de "Aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onun hükmünü Allah'a ve Peygamber'e havale edin," buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Mü’minler idarecileriyle veya kendi aralarında bir mesele hakkında ihtilafa düştükleri zaman o meseleyi haletmek için Allahü teâlânın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'e başvuracaklardır. Eğer onda, bahse konu olan meselenin hükmünü bulamayacak olurlarsa, hayatında iken bizzat Resûlüllah'a vefatından sonra da onun sünnetine başvurup meselenin çaresini arayacaklardır.

‘’Dikkate değer kayıtlardan birisi de müminlere hitap edilerek "sizden" kaydıdır ki, mânâsı apaçıktır. Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir anlaşmaya riâyet etmek söz konusu olacaktır. Fakat itaat etmenin vacib olmamasından mutlaka isyan etmenin gerekli olduğunu anlamaya kalkışmamalıdır. İtaatin vacib olmaması, isyan etmenin vacib olmasını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı başka, isyan etme vazifesi yine başkadır.

Bundan dolayı buradan mümin olmayan bir çevrede (ortamda) bulunan müminlerin şuna buna karşı isyancı ve ihtilalci bir durumda kabul edilmemeleri ve belki müminlerin her nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah'a ve Resulüne karşı itaatsizlikten sakınmak ve aynı zamanda kendilerinden olan idarecilere itaat etmeleri ve tağutlara boyun eğmemelerinin gerekli olduğunu anlamak gerekir

Bundan dolayı Ey müminler! gerek genel bir şekilde birbirinizle ve gerek yetkililer ile sizin aranızda ve gerekse yetkili olanlar arasında herhangi bir şey hakkında tartışırsanız onu Allah'a ve Resulüne götürünüz. Yani yalnız kendi arzu ve isteğinizle halletmeye kalkışmayınız. Çarpışmalara düşmeyiniz. Başkalarına da gitmeyiniz de önce Allah'ı, ikinci olarak Hazret-i Muhammed'i kendinize başvurulacak yer biliniz, bu hükme ve bu mahkemeye müracaat ediniz. Aranızda biricik hakem ve hakim Allah ve Peygamberini tanıyınız. Değişik hükümlerinizi, fikirlerinizi Allah'ın âyetlerine ve Hazret-i Muhammed'in açıklamalarına tatbik ederek ve uydurarak birleştiriniz ki, Allah'a müracaat, Allah'ın birliğine inanmada samimiyetle Allah'ın âyetlerini araştırmak ve incelemekle, Resûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ondan sonra sünnetine ve halifelerine durumu arzetmekle olur.’’

‘’Evet kendisine itaat edilecek yöneticinin bizzat kendisi Allah’a ve peygamberine itaat eden, Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet eden birisi olmasının yanında aynı zamanda insanlardan istedikleri de Allah ve Resûlünün isteklerine ters düşmemelidir. Kendisi Allah ve Resûlüne itaat eden iyi bir Müslüman olsa bile insanlardan istediği Allah ve Resûlünün istediklerine ters düşerse yine o kimseye itaat edilmez. O halde kitabı ve sünneti bilmeliyiz ki onu bize ulaştırıp bizden itaat bekleyenin kitap ve sünnete uyup uymadığını bilme ve anlama imkânımız olsun.

Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim, Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat O’nun kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de dimdik ayaktadır. Kimileri Rasulullah’ın sünnetine bir kısım uydurmalar, birtakım yalan yanlış şeyler karışmıştır, binaenaleyh onlara güvenilmez filan demeye çalışıyorlarsa da uydurmalar bellidir, mevzu hadisler, yalanlar ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır. Doğrular da, sahihler de bellidir.’’

Ayet devam etmekte:

Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.(nisa 60)

Ayetin nuzül sebebi kaynaklarda şöyle geçmektedir:

İbn Abbâs dedi ki: Bişr diye anılan münafıklardan bir kimse ile yahudi birisi arasında bir anlaşmazlık vardı. Yahudi: Haydi gel seninle Muhammed'e gidelim dediği halde, münafık olan da: Hayır, Kâ'b b. el-Eşref’e gidelim, dedi. -İşte yüce Allah'ın "tâğût" yani, tuğyan eden kimse ismini verdiği kişi budur- Ancak yahudi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Münafık durumu görünce, onunla beraber Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına vardı. Hazret-i Peygamber de yahudinin lehine hüküm verdi. Hazret-i Peygamberin yanından çıktıkları vakit münafık; Ben bu hükme razı değilim, dedi. Haydi şeninle Ebû Bekr'e gidelim. Hazret-i Ebû Bekir de yahudi lehine hüküm verdi. Yine münafık buna razı gelmedi. Bunu da ez-Zeccâc zikretmiştir. Bu sefer dedi ki: Haydi seninle Ömer'e gidelim. Bunun üzerine Ömer'e gittiler. Yahudi dedi ki: Biz önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gittik, sonra Ebû Bekir'e gittik. Fakat bu bir türlü razı olmadı. Hazret-i Ömer, münafık olana: Bu durum dediği gibi midir diye sordu. Münafık: Evet deyince, Hazret-i Ömer: Ben yanınıza çıkıp gelinceye kadar burada durunuz, dedi, İçeri girdi, kılıcını alıp çıktıktan sonra ölünceye kadar kılıcıyla münafığı vurmaya devam etti ve dedi ki: İşte ben Allah'ın ve Rasûlünün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm. Yahudi ise kaçıp gitti ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Sen, el-Fârûk'sun" dedi.

Fahrettin Razi tefsirinde özel bir başlık altında şunları kaydetmektedir:

Hazret-i Peygamberin Hükmünden Kaçıp Tağuta Başvuranların kafirliği

. Kâdî şöyle demiştir: "Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne razı olmamanın ise bir küfür olması gerekir. Buna şunlar delalet eder:

a) Allahü teâlâ, 'Onlar onu inkâr etmekle emrolunduklan halde, yine de tâgutun huzurunda muhakeme olunmalarını İsterler" buyurmuş ve tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı, ona iman saymıştır. Halbuki nasıl tâğutu inkâr etme Allah'a iman manasına geliyorsa, tâğuta iman etmenin de Allah'ı inkâr manasına geleceğinde şüphe yoktur.

b) Hak teâlâ, "Öyle değil Rabbine andolsun ki onlar, aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (nisa, 65) buyurmuştur. Bu, Allah'ın Resûlü'nün hükmüne razı olmayanların kâfir sayılacakları hususunda bir nasstır.

c) Cenâb-ı Hak, "Artık Onun emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitne (belâ) çarpmasından, yahut (ahirette) onlara pek acıklı bir azab çatmasından çekinsinler" (Nûr, 63) buyurmuştur. Bu âyet, Hazret-i Peygambere muhalefet etmenin, büyük bir günah olduğuna delalet ediyor. Bütün bu âyetlerde, Allah'ın ve peygamberin herhangi bir emrini reddeden kimsenin, bu reddi ister şüphesi yönünden, isterse inadı yönünden olsun, İslâm'dan çıkmış olacağı hususunda deliller vardır ki bu durum da, sahabe-i kiramın, zekatını vermeyenlerin mürted olduklarına, öldürülmeleri gerektiğine ve çocuklarının esir edileceklerine dair verdikleri hükmün doğru olduğunu gösterir.

‘’Tağutla muhakeme olmak istiyorlar. Peki tâğut nedir? Tâğut kelimesinin şer'i mânâsı Allah ve Resûlünün belirlediği ölçülerin dışına çıkarak, Allah’ın belirlediği kanunların, yasaların dışında kanun koyarak insanları Allah kanunlarını bırakıp kendi kanunlarına uymaya zorlayan ve böylece haddini aşan kişi tâğuttur. Allah’a karşı isyan edip, azgınlaşıp, zorla veya gönül rızasıyla insanların kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğuttur. Kanunları, görüşleri, hükümleri Allah kanunlarının önüne geçirilip, onları putlaştırıp insanların ona boyun bükmeleri istenilen her varlık Firavun gibi, Nemrut gibi tâğuttur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten meneden, yâni din eğitimini yasaklayan her program, her sistem tâğuttur.

Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından habersiz olarak, kitap ve sünnete müracaat etmeyerek kendi hayatını belirlemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirleyen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan, Allah bilirse biz de biliriz! Bizim de bilgimiz var! Bizim de aklımız var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz kılık kıyafetin nasıl olacağını! Biz de biliriz eğitimin nasıl olacağını! Biz de biliriz nereden kazanıp nerelerde harcayacağımızı! Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan her insan tâğuttur.’’

Rabbimiz, melikimiz olan allah a.c rasulünü koruyup uyardığı gibi bütün müminleri uyarıyor. Dikkat edin ,müşrikler sizi fitneye düşürüp sizi dininizden etmesinler.Onların din hususunda size yaklaşımları, ancak sizin dininizden taviz vermenizi istemesi içindir.

Rabbimiz buyuruyor:

Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer Biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda, Biz sana, hayatın da kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra Bize karşı bir yardımcı bulamazdın.(isra 73-75)

Zadül Mesir de ayet tefsiri şöyle geçmektedir:

"Neredeyse seni kaydıracaklardı":

Birincisi: Sakif heyeti Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip: Bize bir sene daha Lât’a tapma fırsatı ver, Mekke’yi haram kıldığın gibi bizim vadimizi de haram kıl, dediler; o da bunu kabul etmedi. Onlar dönüp daha çok şeyler istediler ve: Biz Araplara karşı üstünlüğümüzü tanıtmanı istiyoruz; eğer Arapların: Bize vermediğini onlara verdin, demelerinden korkarsan: Bunu bana Allah emretti, dersin, dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem durdu, içine biraz umut girdi, işte âyet bunun üzerine indi. Bunu Atâ’, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.

Atıyye de İbn Abbâs’tan onların şöyle dediklerini rivayet etmiştir: Bize bir yıl süre ver, sonra Müslüman olur, putlarımızı kırarız, dediler. O da onlara süre tanımayı düşündü; bunun üzerine bu âyet indi.

İkincisi: Müşrikler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: Parmaklarının uçlarıyla da olsa ilâhlarımıza dokunmadıkça senden vazgeçmeyiz, dediler.

Üçüncüsü: Kureyş Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile sabaha kadar baş başa kalıp onunla konuştular, onu pohpohladılar ve: Sen bizim efendimizsin, efendimizin oğlusun, dediler. Neredeyse bazı isteklerini kabul ettireceklerdi. Sonra Allah onu korudu, bu âyet de bunun üzerine indi. Bunu da Katâde, demiştir.

Dördüncüsü: Onlar, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e: Şu döküntü insanları, köleleri ve şu koyunlar gibi kokan kimseleri yanından kov, dediler - çünkü onlar yün giyerlerdi - ta ki, seninle oturalım ve sözünü dinleyelim, dediler. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de onları İslâma getirmek için bazı isteklerini yapmayı düşündü; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Zeccâc nakletmiştir. Kelâmın manası da neredeyse aklını çeleceklerdi, demektir.

‘’Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) asla onlara meyletmeyi içinden geçirmiş değildir. Aksine, âyetin anlamı şöyledir: Eğer Allah’ın senin üzerinde lütuf ve ihsanı olmasaydı sen de onların isteklerini kabule meyledecektin. Fakat, Allah'ın senin üzerindeki lütfunun eksiksizliği sayesinde böyle bir şeye yanaşmadın. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) masum idi. Fakat bu onun ümmetine, onlardan herhangi bir kimse Allah'ın hüküm ve şeriatleri hususunda müşriklere hiç bir şekilde meyletmemesi için bir uyarıdır.’’

‘’Burada kâfirlerin, müşriklerin bir tuzaklarına, bir komplolarına karşı Rabbimiz elçisini uyarıyor. Buyuruyor ki ey peygamberim, onlar seni sana vahy ettiğimizden koparmak istiyorlar. Seni vahyin dışına çıkarmak istiyorlar. Seni sana vahy ettiklerimizi bırakıp başka şeyleri bize karşı uydurmaya çağırıyorlar. Eğer sen, Bizim gönderdiğimiz bu âyetlerin, bu vahyin bir kısmını terk edersen, bir kısmının dışına çıkarak onların hevâ ve heveslerine tabi olursan o zaman seni seveceklerini, seni kabulleneceklerini söyleyerek seni saptırmak istiyorlar. Tamam ey peygamber, biz de kabul edeceğiz, biz de müslüman olacağız ama şunları, şunları demeyeceksin. Bize karşı şunları, şunları uygulamayacaksın.

Meselâ bize cihaddan söz etmeyeceksin. Bu devirde olmaz böyle şey. Veya namaz sorumluluğundan bizi kurtaracaksın. İçkimize, kumarımıza karışmayacaksın. Zinamıza, fuhşumuza ses çıkarmayacaksın. Ekonomimize, hukukumuza, eğitimimize ilişmeyeceksin. Düzenimize, devletimize göz yumacaksın. İlâh olarak, sözü dinlenecek varlık olarak sadece Allah demeyeceksin. Çünkü bizim Allah berisinde hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, yasalarını uygulamaya çalıştığımız tanrılarımız var, siyasîlerimiz var, egemenlerimiz var, Lât’ımız, Menat’ımız, Uzza’mız, yönetmeliklerimiz, yasalarımız, âdetlerimiz, törelerimiz var.

Egemenlerden bir egemen olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk edelim. Hayatımızın bazı alanlarında Onun isteklerini de yerine getirelim. Ama hayatımızın öteki alanlarında öteki tanrılarımızı da dinlemek, onları da razı etmek zorundayız. Yâni biraz sen bize taviz ver biraz da biz sana taviz verelim. Sen bizim hayatımızı kabullen biz de seni sevip sayalım. Hayatımıza senin İlâhın da egemen olsun, bizim İlâhlarımız da egemen olsun diyerek haince fikirlerle, alçakça tekliflerle Allah’ın Resûlünü fitneye düşürmeye çalışıyorlardı da; Rabbimiz bu konuda çok sert bir dille elçisini uyarıyordu.

Hiç bir delil elimize ulaşmamış olsa, bütün ilimlerden yoksun kalsak, sadece rabbimizin:

Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.

Ayetini işitsek fıtrak olarak rabbimizin emirlerine teslim oluruz. Onun emirleri dışında hiçbir yola başvurulmayacağına, gönderdiği peygamber yolunda gidilmesi gerektiğini fıtratımızın da bizlere hatırlatmasıyla görebiliriz. Peygambere karşı öne geçmeyi, sesi yükseltmeyi, birbirimizi çağırır gibi seslenmeyi ;amellerimizin boşa gitmesiyle tehtid eden rabbimiz, nasıl olur da kendisine ortak koşulmasını, allahın hükmü dışında hükümlere tabi olanlara karşı, hiçbir tehtidde bulunmuş olmasın.

Buhârî, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildirir: Temîm oğullarından Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi vesellem) bir kafile geldi. Ebû Bekr, Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi vesellem): "Kafileyle ilgilenmesi için başlarına Ka'kâ b. Ma'bed'i tayin et" deyince, Ömer de: "Aksine Akra' b. Hâbis'i görevlendir" dedi. Ebû Bekr, Ömer'e: "Bana muhalefet için böyle diyorsun!" deyince de Ömer: "Hayır! Kastım sana muhalefet değil!" karşılığını verdi. Tartışmaya başlayıp sesleri yükselince, Yüce Allah: "Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Ey Mü’minler! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin boşa gitmemesi için, Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın" âyetlerini indirdi. Bu âyetin nazil olmasından sonra Ömer, Peygamberimizle (sallallahu aleyhi vesellem) konuşacağı zaman fısıldar gibi konuşurdu. Öyle ki bazen Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ne dediğini anlamak için söylediğini tekrarlamasını isterdi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym'ın Hilye'de bildirdiğine göre İbn Abbâs: "Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin..." âyetini açıklarken: "Kitap ve sünnete muhalif olan bir şey söylemeyin, anlamındadır."Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) dururken Müslümanların bir konuda söz söylemeleri veya Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) sözünün üzerine söz söylemeleri yasaklanmıştır" demiştir.

Imam Kurtubi tefsirinde şöyle açıklamaktadır:

Yani sizler Allah'ın huzurunda ve Rasûlünün sözü ve fiili bulunup da sizin alıp uygulamanız gereken din ve dünya emirlerine dair hallerde sözünüzle de, davranışlarınızla da öne geçmeyesiniz. Her kim sözünü ve davranışını Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın önünde tutarsa, o bunu Allah'ın da önüne geçirmiş olur. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ancak Allah'tan aldığı emirlerden hareketle emir verir.

Kadı Ebû Bekir İbnu'l-Arabî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın saygınlığı hayatta iken nasılsa, vefatından sonra da öyledir. Ölümünden sonra ondan nakledilen sözler derece itibariyle ondan lâfız olarak işitilen sözleri gibidir. Onun sözleri okunduğu takdirde huzurda bulunan herkesin sesini ondan daha yükseltmemesi, ondan yüz çevirmemesi icab eder. Tıpkı bizzat o sözü lâfız olarak söylemesi esnasında onun meclisindeymiş gibi davranması gerekir.

Fahreddin razi tefsirinde:

Burada şöyle bir izah da yapılabilir: Mükellef, peygambere saygı duymaz, onun emrine binâen yaptığı şeyler hususunda, kendisini peygamber gibi kabul ederse, bu işi, kendi nefsinin emrine binâen yapmış gibi olur. Fakat ne var ki, nefsinin emrettiği şeyler bir mükâfaatı gerektirmez. Çünkü bunlar, boşa gitmiş asılsız şeylerdir. Aynen bunun gibi, kişinin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emri olmadan yaptığı şeyler de boşa çıkmış boşa gitmiş şeylerdir. Allah en iyi bilendir.

‘’Şimdi bu âyetin emriyle kendi hayatlarımızı bir sorgulayalım... Acaba bizler Müslümanız dediğimiz halde, Allah ve Resûlü’ne iman ediyoruz dediğimiz halde kendi bilgilerimizi, kendi anlayışlarımızı, kendi önyargılarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi Allah’ın Kitabının ve Resûlü’nün sünnetinin önüne mi geçiriyoruz? Kitabın ve peygamberin önünde mi gidiyoruz? Kitaba ve peygambere danışmadan mı bir hayat yaşıyoruz? Acaba bizler şu anda kendimizi hayata etkin mi zannediyoruz? Acaba Allah’a, Allah’ın Kitabına, Allah’ın peygamberine sormadan bizler kendi kendimize hayat programı yapmaya mı çalışıyoruz? Yani bizim hayat programlarımızı kim belirliyor? Çocuklarımızın mektebine, evimize, malımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, düğünümüze, derneğimize, hukukumuza, eğitimimize, sosyal ve siyasal yapılanmalarımıza gündüzümüze, gecemize ilişkin programlarımızı kim yapıyor? Din, Allah ve Resûlü’ne anlattırılsın. Her ortamda Allah ve Resûlü’nün sözleri en yüksek sedâ olsun. Kimse kendi sözlerini, kendi fikirlerini, kendi kanaatlerini, kendi talimatlarını Allah ve Resûlü’nün sözlerinin, talimatlarının önüne geçirmesin. Başkalarının sözleri, başkalarının talimatları da Allah ve Resûlü’nünkilerden daha yüksek dillendirilmesin, gündeme getirilmesin.’’

Tevessüm siteleri

Hepsi aynı çatı altında; istediğinize tek tıkla geçin.